<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799</id><updated>2012-02-28T06:29:55.861+02:00</updated><category term='Suyun Öte Yanı'/><category term='Bülent Pelit'/><category term='Karanlıkta Kalanlar'/><category term='Feride Çiçekoğlu'/><category term='Mübadele'/><category term='80. Adım'/><category term='Ümit Ünal'/><category term='Yılmaz Karakoyunlu'/><category term='Çağan Irmak'/><category term='Mustafa Hakkında Herşey'/><category term='6-7 Eylül Olayları'/><category term='Martılar Açken'/><category term='Issız Adam'/><category term='Hrant Dink'/><category term='Pogrom.'/><category term='Karanlıktakiler'/><category term='Babam'/><category term='80&apos;lerde Çocuk Olmak Kitabı'/><category term='Mustafa Hakkında Herşey Hakkında Her Şey'/><category term='Yaz Yağmuru'/><category term='Babam ve Oğlum'/><category term='Ulak'/><category term='Oğlum ve Torunum'/><category term='Darbe'/><category term='Azınlıklar'/><category term='Varlık Vergisi'/><category term='Issız Ada&apos;daki Issız Adam'/><category term='Murad Çobanoğlu'/><category term='Ermeni'/><category term='Tomris Giritlioğlu'/><category term='Yitik Ülke Yayınları'/><category term='Salkım Hanım&apos;ın Taneleri'/><category term='Kalu Masalı Tersten Okumak'/><category term='Kadir Aydemir'/><title type='text'>~.::üç nokta üst üste::.~</title><subtitle type='html'>~Düzensiz Edebiyat Platformu~</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>55</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-2726239129079503044</id><published>2012-01-23T13:54:00.001+02:00</published><updated>2012-01-23T13:54:10.400+02:00</updated><title type='text'>| ROL MODELLER TOPLUMA NE KATAR OLMADIĞINDA NE OLUR |</title><content type='html'>Bizim Babalarımız, dedelerimiz büyük şehirlere geldikleri vakit, burda daha önce yaşamış olan insanlarla karşılaştılar, onların çoğu da gayr-i müslim olan Türk Vatandaşlarıydı, onlara kentte nasıl yaşanacağını, sokakda birbirini görünce şapka çıkartıp selam verileceğini, bir meyhaneye gittikleri vakit bir arka ya da bir ön sırayı rahatsız etmeyecek şekilde eğlenmeyi gösterdiler, öğütlediler. Lakin bunu “ders 1” şeklinde değil, iç içe yaşayarak öğrettiler. Zor olmadı öğten için de öğrenen için de. Onlara İstanbullu, İzmirli, Tekirdağlı vs vs'li olmayı öğrettiler bu insanlar, kendilerinden sonra kentli olan insanlara. Yine tekrarlıyorum bunu didaktik bir uslüpla değil, yaşayarak öğrettiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murathan Mungan'ın dizelerindeki gibi “eskidendi her şey” kimse ölmemiş, kimse kimseye ihanet etmemişti. Cumhuriyet'in henüz ilk yıllarında “belki kentliler” Cumhuriyet'in ne demek olduğunu anlasalar da, “milletin en efendisi olan köylü” anlayamadı, kavrayamadı Cumhuriyet'i. Hele Avrupa'daki demokrasi sürecinin yüz yıllar, Türkiye'dekinin ise Birkaç yıl olduğu hesaba getirilir ve konan yasaklar da hatırlanırsa, Cumhuriyet adına “altı oklu olduğu” ve bu “okların ha bire kendinleri vurduğu” dışında bir şey anladıklarını da düşünmüyorum açık söylemek gerekirse. Hele hele sonradan yine bir “fıkra” ile tanıyacakları “demokrasi” olgusu ise; kendisi de bir toprak ağası olduğu için Toprak Reformu'na itiraz ederek, eli yüzü düzgün ilk “çok partili” zemine geçmemize sebep olan Ali Adnan Ertekin Menderes'le ve onların kırsal kesimdeki uzantısı olan “toprak ağaları” ile“altı okçular” arasında sıkışmasına sebep olacağından “demokrasi” için de hoş düşünceleri olmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Allah devletlerine zeval vermesinci anlayışları sonralarda kendilerine “padişahım çok yaşa” mislinden durumlara dönüştürerek, cumhuriyet ve demokrasi adına yeni yeni kavramlar getireceklerdi. Nesli Çölgeçen'in “Züğürt Ağa” adlı filminde geçtiği gibi, “toprak ağaları” iki partili rejimde “altı oka mühür basmamaları” gerektiğini önemle vurguladılar, “efendi olan millete”. Sonra bilindiği gibi, toprak reformu bazı bölgelere çıksa bile, ağalar bu insanları “efendi olduklarından” kandırarak, tehdit ederek, zorla mallarını geri aldılar. Burda köylünün sesi çıkmadı tabi, çıkanları da biz duymadık. Çünki onlarda kendileriyle beraber savaşmışlardı, düşmanları kendilerinin inandırıldığı gibi, beraber kovmuşlardı. Onların bu ülkenin her toprağında, hakkı vardı. &lt;br /&gt;Peki hakkı olmayan kimdi. Türkiye Cumhuriyet'inin kurucusu Mustafa Kemal'e, “Atatürk” soyadını verip, kendi de “dilaçar” soyadını alan, “millet-i sadıka” olan Ermeniler, Türkiye Cumhuriyet'ine bizzat Atatürk'ün emriyle davet edilerek, Üniversitelerini kalkındıran, Yahudiler, her türlü esnaflık ve ticaret'i öğrendikleri Rumlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ülkenin asıl sorunu olan kişler bunlardı. Madem toprak ağaları mallarını vermiyordu, ki onların “çalışıp alın teri olan mallardı bunlar”, kendi ülkelerinde, kendilerini “işçi olarak çalıştıran” kişilerden alınmalıydı. Alındı da, ilk adım zaten yıllar önce Almanlar ile başlamıştı, Alman Ruhu'na sahip bazı yüksek rütbeli bürokratların imzaladıkları fermanlarla ilk kafile yola çıkmıştı çoktan zaten. Yerine taşınan başka bir “millet-i sadıka” vardı. Ama bu Osmanlı Devletine değil, Alman Devletine, sadık bir ulustu. Hem de müslümandı. Yani güvenilir olma şartlarının tamamını taşıyordu üstünde. Hep önerdiğim bir kitap olan “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”yı bu hususda, önemle okunması gerektiğinin altını çizmekte fayda var. &lt;br /&gt;İlk sorun ortadan kalktığına göre diğerlerine eğilmekte fayda vardı. Savaş şartlarıydı. Millet ekmeği bile karne ile alıyor, az yiyor, az tüketiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; O yıllarda, “ekonomiye değil bizzat ekmeğe can veriliyordu” verilmesi de gerekiyordu. Her ölen vatandaş “Hitler Ekomomisi” ile gayr-i milli hasıla'nın artması demekti. İsmet İnönü müthiş bir zeka unsurunu kullanarak, Türkiye Cumhuriyet'ini savaşın bitmesine iki gün kalaya kadar savaşa sokmayı başarmıştı. Bu sayede zaten “karne sefaletinden kırılan” insanlara bir de savaş şartları haiz olsaydı kim bilir ülkede yaşayan insan kalır mıydı. &lt;br /&gt;Henüz İsrail Devleti'de kurulmadığından “camilerde, evlerde yer alan Magen David'ler, İslam Litaratüründeki adıyla, Mühr-ü Süleymanlar da kimseyi rahatsız etmiyordu o yıllarda.&lt;br /&gt;Sonra aklı evvel siyaset adamlarımız, bilginlerimiz, teknokratlarımız bir yasa çıkardılar ülkedeki şartları öne sürerek. Neydi bu yasa; Ülkede bulunan tüm “zenginler”, mallarının büyük bir oranını devlete bağışlayacaklardı, bunun adı da Varlık Vergisi'ydi. Başta bir sorun olmadı tabi. Yasalarda bir sorun olmaz, yasalar çıkartılır, kah demokratik kah anti demokratik. Mesela Franda'da da bizdeki 301 benzeri bir yasa vardır. Fransız Bayrağını, Milletini, Ulusunu kimse “eleştiremez” eleştirenlere “yüksek meblalı cezalar” uygulanır. Fakat bu yasa ancak Fransız İhtilali'nden sonra on sene kadar uygulanır. İşte bu uygulama zafiyetinin bir benzeri de “Varlık Vergisi” sırasında uygulandı. Vergi, insanları, gruplara ayırıyordu. Bunlar M Grubu, Müslümanları, G Grubu Gayr-i Müslimleri, D Grubu “Müslümanlığından şüphe edilenleri”, E Grubu da Ecnebi olanları anlatıyordu. Vergi tüm gruplara eşit uzaklıkta uygulanacak diye bir kanun yoktu zaten, amaç da bu değildi. Şükrü Saraçoğlu'nun kendi ifadesiyle; “...Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz...” diye açıklayacaktı. &lt;br /&gt;Çok geçmeden İsmet İnönü'nünde kapısı çalındı, Cumhurbaşkanı olmasına rağmen. Hem bu, verginin nasıl ve kime uygulanacağı konusundaki bazı şüpheleri de ortadan kaldıracaktı. İsmet İnönü, Çankaya Köşkü'nü Lojman olarak, kendisi de “maaşlı devlet memuru olarak” gösterse de bir kısım ödeme yaptı “malum sebepten” devlet kasasına. Ama oturduğu ev kendinin olmadığı ve maaşla çalıştığı için bu o kadar can alıcı olmadı onun ve ailesi için. Vergisini ödemeyen kim olursa olsun, Aşkele'de taş kırmaya ve tren yolu yapımında kullanılacaktı. Devlet onları istediği gibi çalıştırabilecekti. Tabi amaç kimsenin “izzetiyle oynamak değil”, çalıştırarak ödediği para ile vergisini tahsil etmekti. Şükrü Saraçoğlu'nun da isteği üzerine verginin en ağır bölümü M Grubu haricindeki kişilere uygulandı. M Grubundaki kişiler “patron olsa bile” işçi, İşçi olan diğer “gruplar”da patron olarak göstermek yetiyordu bunu yapmak için. Bu toplumun yüzde birini bile oluşturmayan grubun elindeki mallar bir gecede el değiştirdi böylelikle. Zenginleşen yeni bir sınıf esnaf tayfası peydah oldu böylelikle. Vergi çok değil iki yıl uygulandı, ama yetti de arttı bile “Türkiye”nin Türkler'in eline geçmesi için. Artık “taşı toprağı altın bir şehir vardı karşılarında. &lt;br /&gt;Lakin yine palazlanan Şükrü Saraçoğlu demiyle “onları yiyen kurtlardan” bir kere daha kurtulmak gerekiyordu. Gazetelerde çıkan haberlere göre “Türkler'in ekmeğini yiyen bu insanlarlar “kendi aralarında para toplayarak” Kıbrıs'daki ENOSIS'e para gönderiyorlardı. Çok geçmeden, “herhangi bir siyasi oluşumla bir alakası olmayan” İstanbul Ekspres Gazetesi'nde 6 ylül 1955 günü bir haber yayımladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Atatürk'ün Selanikte'ki Evi “Rumlar” tarafından bombalanmıştı. Cumhuriyet Gazetesi, olayın nasıl yer aldığını, duvarın çöktüğü, kapıdaki askerin yaralandığına kadar en ince ayrıntısıyla yer verdi. Aynı şekilde Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin, de propanda aracı olarak kullanılan İstabbul Ekspres, haddinden fazla basılarak nerdeyse bedava dağıtıldı ve İstanbul Halkının bir bölümünü galyana getirmeyi başardılar, galyana gelmeyenlerde önemli değildi, en azından onlar önlerinde bir engel oluşturmazdı. Kısa süre sonra dışından “zengin olmak isteyen” binlerce insanı kamyonlarla İstanbul'a taşıyan kurumlar icat olacaktı çünki. &lt;br /&gt;Hükümetlerin iki senede yaptığını İstanbul ve Taşra eşrafı, 2 günde daha hızlı yapacaktı. Başta “Rumlara” karşı gibi gözüken olaylar kısa süre sonra tüm azınlıklara, “müslümalığı şühpeli olanlara”, levantenlere ve Yahudiler'e sıçradı. Bayrak asmayan her ev potansiyel olarak suçlu ve yağmalanmayı, tecavüze uğramayı, öldüresiye düvülmeyi hak ediyordu. Resmi kurumların bildiği sayılarla, on üç kişi hayatını kaybetti, otuz kişi yaralandı, 4000 ev, 1000 iş yeri, 73 Kilise, 1 Havra, 2 Manastır, 26 okul ve aralarında bar, fabrika, otel gibi yerlerin yer aldığı 4000 kadar mekan saldırıya uğramış, yağmalanmıştır, dendi. Tabi bunlar resmi kayıtlar dediğim üzere. Hep demişimdir demokrasinin kullanımında rol modellerin ne derece önemli olduğunu. Bu bir süreç meselesidir. Kimse sorgulmaz insanların nerden geldiklerini, nasıl zenginleştiğini, nasıl fakirleştirdiğini. Onların “M Grubundan” olması yeter de artar bile onların yaptığı “hiyanetlerin” affedilmesi için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın, entelijans olmak her ülkede zordur ama Türkiye'de daha zodur. Bir yerde bir açıkmama yaparsınız, bir şey söylersiniz, bir grupla çalışırsınız, bir kişiye "göz" kırparsınız. Tamam! bitti siz FİŞLENDİNİZ hemen. Evinizin kapısına görünmez bir “çarpı” atarlar hemen. Hem de bu Devlet Elli o 80'lerin meşhur CADI AVARINDAN da değildir. Toplum nazarında birisi sizi fişlemek ister. Toplum nefret etsin ki sizin dediklerinizi herkes aman sende "o falanca yerde açıklama yaptı, ondan ona ödül verdiler" desini; konuşabilsin, dillendirebilsin diye. Hemde o sizi vaktiyle FİŞLEYEN kişiler günün birinde sizinle aynı TRENDE YOLCULUK etmek istediğini söylese de. Bir kere fişlenmişsinizdir artık. Fark etmez gerisi. Şu an müthiş bir CADI AVI görüyorum, kim ne dedi, kim vaktiyle ne söyledi, hepsi KAYIT ALTINA alınıyor, video paylaşım sitelerinden gönderilen “sevilen şovenist damgalı videoları” beğenme ikonuna tıklanıp tıklanmadığı sayfa sayfa kayıt altına alınıyor. Günün birinde ters bir hareket yapıldı mı “OLİGARŞİYE” hemen GÖZÜNE sokulacak eldeki belgeler milletin çünki. Aydın olmak yanlızca “Türkiye laiktir laik kalacak” sesleri çıkartarak, laikliğin kelime anlamını bilmek, Kahrolsun emperyalizm diyerek, sol el havada viktory işareti yapmak, bana ne benim milletimi tanısınlar başka açılımlardan ben anlamam demek değildir çünki. Aydın olmak geçmişiyle ve hatalarıyla barışık olmak, tüm insanlara “yaşama özgürlüğü tanımak”, “açılımlara tek boyutlu değil, her boyuttan yaklaşmak, kent kültürünün yok edilmesine seyirci olmamaktır bizim lügatımızda. Başka karşılığı yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-2726239129079503044?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/2726239129079503044/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=2726239129079503044&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2726239129079503044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2726239129079503044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2012/01/rol-modeller-topluma-ne-katar.html' title='| ROL MODELLER TOPLUMA NE KATAR OLMADIĞINDA NE OLUR |'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-2274716849269597322</id><published>2012-01-20T15:16:00.001+02:00</published><updated>2012-01-23T12:45:55.488+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hrant Dink'/><title type='text'>Hepimiz (neden) Ermeniyiz!</title><content type='html'>II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından orada zulm gören Yehudileri anmak ve anlamak için edildi bu laf “Hepimiz Yahudiyiz” Sonra çok çeşitli ve zamanlarda dönüştü ve sonunda Hrant Dink’in ardından “Hepimiz Ermeniyiz”e kadar geldi.  Toplumun bir kısmında bu laf hem sosyal medyada hem de yazılı basında da aynı ilgiyle tepkisini buldu. Peki ne demek bu “Hepimiz Ermeniyiz” kelamı… Dersek Ermeni mi oluruz? Demezsek ne olur? Zulme göz yuman da, onu alkışlayan kadar suçludur ve insanlık değerleri sorgulanması gerekir kuşkusuz. Akşam saatlerinde Hrant’a küfür eden bir gence içtenlikle yazdım… Hrant’ı anlattım…  Zira velev ki biz bu “Ermenilik” meselesini anlatamadıysak… İnsanlara neden “Hepimizin Ermeni” olduğunu kavratamadıysak suç biraz da bizim… Gencin cevabı kesin oldu? - Ama o da şunu demedi mi? Hayır demedi kardeşim… Onun dediği “laf başkaydı” O günün Agos’unu yani Hrant’ın “son Agos”unu halen saklarım… Hrant Ağabeyimiz hep derdi “bir Ermeni’nin ilacı bir Türk, bir Türk’ün ilacı bir Ermeni”dir…  Sırf sansasyon ve süpekülasyondan nemalanmak için çarptırdılar canım kardeşim laflarını… - E bir sürü Azeri öldürüldü Hocalıda, bir sürü diplomatımız öldü? Onlar için de yürünseydi ya…  Faşizm’in milleti yoktur canım kardeşim… Öyle bir silahtır ki faşizm günü geldiğinde ateşleyeni de vurur hedef alınanı da… Kaldı ki evet bu zülmlerde Hrant’ın payı var mı?  - Yok E o halde, kendi payı olmayan bir şeyden suçlanabilir mi insan?  Neticede belki de o genç geceyi biraz daha farklı geçirdi…  Bunu hepimiz yapmalıyız…  Hepimizin Ermeni olmasının ne olduğunu… Bunun, Hocalı’da Azeri, Madımak’da Alevi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Kızılderili, Meksikalı ve Siyahi, Srebrenistsa’da Bosnalı, Anti Semitist dünyada Yahudi, Nijerya ve Mısır’da Hıristiyan, İspanya’da Morisco ve Katalan, İstanbul ve İzmir’de Rum, Heteroseksüel dünyada Eşcinsel, Filistin’de Arap, Dindar dünyada “Ateist”, Ateist Cerehatta “Dindar” ve Bulgaristan ve Batı Trakya’da Türk demek olduğunu anlamak, bilmek ve idrak etmek gerekir… Kaldı ki “kardeşimsin Hrant” diyerek de hem 19 Ocak’da öldürülen sevgili ağabeyimiz Hrant Dink’i hem 24 Ocak’da öldürülen Uğur Mumcu’yu. 1 Şubat’da öldürülen Abdi İpekçi’yi ve aydınlık kalemlere sıkılmış ve sıkılmakyı düşünülen tüm kurşunların önünde durduğumuzu anlatmış oluyoruz…  Zira hepsine sıkılan “kurşun” ortakdır bizim için ve aynı karanlıktan tetiklenmiştir ve azmedilmiştir… Kardeşimsin Hrant demek için, ne “karındaş” olmak, ne de “dindaş” olmak gerekir. “Fikirdaş” olmak yeterlidir dostlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygı ve sevgilerimle; &lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="separator"style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh6.googleusercontent.com/-ZwNqdUkOzf0/Tx06UlEmc1I/AAAAAAAAAog/5e3H4SKPyes/s640/blogger-image--649780585.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="https://lh6.googleusercontent.com/-ZwNqdUkOzf0/Tx06UlEmc1I/AAAAAAAAAog/5e3H4SKPyes/s640/blogger-image--649780585.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-2274716849269597322?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/2274716849269597322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=2274716849269597322&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2274716849269597322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2274716849269597322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2012/01/hepimiz-neden-ermeniyiz.html' title='Hepimiz (neden) Ermeniyiz!'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh6.googleusercontent.com/-ZwNqdUkOzf0/Tx06UlEmc1I/AAAAAAAAAog/5e3H4SKPyes/s72-c/blogger-image--649780585.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8898194348823855440</id><published>2011-12-21T14:26:00.003+02:00</published><updated>2011-12-21T14:29:49.506+02:00</updated><title type='text'>EMEK yoksa “SİNEMA” da yok!</title><content type='html'>Bakanlıkher yıl bir “proje başvurusu” açar, projeler girer. Bakanlıktan onay alanlarada bir miktar bütçe çıkarılır “işine” göre dağıtılır.&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Bubakanlıktaki kişiler öyle sizin sandığınız gibi AK Partili vekiller, bürokratlarfalan da değil, sen ben bizim ağabeylerimizdir hepsi de. Hepsi sektördeki“seçkin” isimlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;İçlerinde“homofobik” olan da var! “insan sevgisi” tavana vurmuş olan da “tabana vurmuş”olan da. Türlü türlü özel bir seçkiyle seçiliyor sanki… &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;İşeyaramayan “boş” adam yok içlerinde. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Sevgiliüstadım, hocam ağabeyim Artun Yeres’in iki başvurusu geçince 3’cü projesinde“her sene bu Ermeni’ye” mi vereceğiz diyen de var…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Diyalogsuz“senaryoya” “diyaloglar yeterli değil” notu düşen de!&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Ilımlıcısıda…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;&lt;a href="https://instagr.am/p/ZoXWR/media/?size=l" imageanchor="1" style="clear: left; display: inline !important; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: justify;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="https://instagr.am/p/ZoXWR/media/?size=l" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;Bakanlıktanpara buldun diyelim…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Olmadıfestivallerden “bütçe” buldun, arabanı sattın film çektin diyelim…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Neredeoynatacaksın! &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Sinema’dadeğil mi?&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Amahepsi Birleşik Devletler Sineması’nın yönetimine geçti. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Sinemaolmadan ben bütçe bulsam ne yazacak. Bulmasam ne yazacak…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Zatenbulana kadar akla karayı seçersiniz. Bunduktan sonra ise başka bir eziyet &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Sonolarak iki büyük şirket birleşti. AVM ile Sinema Salonu ortaklığı sağlanmışoldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Olduda bir salonu da BAĞIMSIZ FİLMLERE ayırın!&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Hadisiz onu ayırmıyorsunuz bari EMEK SİNEMASI’nı bize verin de SADECE BAĞIMSIZFİLMLER göstersin! &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Beyoğlu’ndaAmerikan Sineması Endüstrisine karşı gelmiş yegane bir sinemadır EMEK SİNEMASI.Emek’çidir anlayacağınız. Sinema’nın külfetini de çekmiştir, neşesini de…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Çokparası olmadığından öyle DOLBY DIGITAL ses sistemleri görmedi anlayacağız.Adını İçindeki iki güzel “Melek Kabartması”ndan alır ki, eşi benzeri de yokturbu “kabartmaların”.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Bugünöyle, önünden geçtim EMEK SİNEMASI’nın hani ağlamamak için kendimi zor tuttum…Niye mi?&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://p.twimg.com/Ag7vsJbCMAAE8Ep.jpg:large" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="216" src="https://p.twimg.com/Ag7vsJbCMAAE8Ep.jpg:large" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;İnsançocukluğu, gençliği, ilk öpüştüğü, annesinin adının verildiği, ilk filmizlediği, güldüğüne de ağladığına da tanıklık eden bir yerin kapanmasına veYIKILMASINA nasıl üzülmez. &lt;br /&gt;Ben Artun Yeres dahil bir çok ustama bu salonda uğurladım…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Onlarlaen son EMEK SİNEMASI’nda veda ettim…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Ölümüzüde dirimizi de EMEK’le yıkadılar bizim…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Emek’leçocukluğu ve gençliğim geçti! Bırakın da yaşlılığım da geçsin… &lt;br /&gt;İnsanlara bu salondan veda edeyim ustalarım gibi.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Sinema,SALON olmadan bir hiçtir! Hele de “Emek Sineması” yoksa SİNEMA’nın daolmayacağı kesindir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;Saygıyla&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;MuradÇobanoğlu&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;"&gt;&lt;b&gt;&lt;a href="https://twitter.com/MVCHO" target="_blank"&gt;@MVCHO&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8898194348823855440?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/8898194348823855440/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=8898194348823855440&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8898194348823855440'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8898194348823855440'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/12/emek-yoksa-sinema-da-yok.html' title='EMEK yoksa “SİNEMA” da yok!'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-4783576620278193871</id><published>2011-12-03T13:58:00.001+02:00</published><updated>2011-12-03T14:31:24.249+02:00</updated><title type='text'>GAZİNO "Show Başlıyor"!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://distilleryimage6.instagram.com/6ea85ad21d1b11e19896123138142014_7.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;img border="0" height="150" src="http://distilleryimage6.instagram.com/6ea85ad21d1b11e19896123138142014_7.jpg" width="150" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Dün, cümbür cemaat Ece Dorsay, Naim Dilmener, Ayhan Ersunan toplandık, Hakan Eren’in Bostancı Gösteri Merkezi’ndeki “Gazino Show”una gittik. Biraz da sevgili dostumuz Ayhan Bey’in iteklemesi, Naim Bey’in çekiştirmesiyle. İtiraf edeyim ki salondaki ön yargılı kişilerden biri de bendim… Nostalji işi hep “kolay bir şey sanılır”, kulağa güzel gelir ama iş “satmaya” yani “seyirci toplamaya” gelince öyle kolay bir şey olmadığını anlarsınız. Maşallah salonda yer çekimi yok sanırsın, tüm iğneler havada...&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hakan zaten deneyimli radyocu Radyo D’de “Bir Zamanlar” isimli programı var iyi ki de var mış, Seçil Heper’den, Ercan Turgut’a, Berkant’dan Neşe Karaböcek’e, Nur Yoldaş’dan Ersan Erdura’ya, Tülay Özer’den Bilgen Bengü’ye kadar bir birinden özel isim vardı. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qozOzOMh-Fo/TtoTuh9-qXI/AAAAAAAAAjY/-OG6JeczHqw/s1600/IMG_0852%255B1%255D.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;b&gt;&lt;img border="0" height="300" src="http://1.bp.blogspot.com/-qozOzOMh-Fo/TtoTuh9-qXI/AAAAAAAAAjY/-OG6JeczHqw/s200/IMG_0852%255B1%255D.JPG" width="300" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;E Gazino olur da “oryantal” olmaz mı o da düşünülmüş ve Oryantal Dora’da kadroya dahil edilmişti. Hani bir “komikler” eksikti, gazinoların uvertürü olarak çıkıp salonu diri tutan ve vaktiyle ne özel isimler çıkmasına sebep olan “Komik Şov” da olsaydı. Maksim’de, Tarlabaşı’nda ya da Aksaray’da 80’lerde zannetmeniz içten bile değildi.Doğrusu ben çocukluk aşkım Seyyal Taner ile tanışma yakından bir kez daha görme ümidiyle gitmiştim. Yani ön yargım odur. Yoksa zaten “nostalji hayranı” olduğumu bilenler, tanıyanlar çok iyi bilir. 10 yaşlarındayken kendime ait aldığım ilk albüm Seyyal Taner ve Sezen Aksu idi. Hediye gelen “walkman”ime yeteri kadar pil alıp Seyyal Taner’in “alladı pulladısı”nı, Sezen Aksu’nun “gülümse”sini defalarca dinler, bu iki güzel isme de daha o yaşlarda aşık olurdum. Sanırım birkaç yıl içinde Seyyal Hanım, İstanbul’da ya bir gazino’da ya da bir konserde karşılaşmış çocukluk sempatim ve aşkımla kendisini beni öpmüştü. Benim dünyamın ilk aşk öpücüğüydü belki de. Ah efenim dün de o niyetle “iade-i buse” yaparım diye, kulise girerim diye niyetlensem de kısmet olmadı, saat geç olduğundan göremeden gittim.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://distilleryimage8.instagram.com/e7f2e9a21d8411e180c9123138016265_7.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;img border="0" height="150" src="http://distilleryimage8.instagram.com/e7f2e9a21d8411e180c9123138016265_7.jpg" width="150" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Seyyal Taner, orada olanlara “Show” kısmını,  Seçil Heper’den Ercan Turgut’a kadar diğer özel isimler de “Gazino” günlerini yaşattı…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Programı, dış sesiyle sunan değerli meslektaşım, Elhan Tok’a da ayrıca teşekkürler. Bu sanırım yeni bir metottu. Koreografisinden, şarkıcı seçimlerine kadar çok mükemmel bir işti.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tavsiyem ve önerim şudur ki, İzmir Fuarı’nda, Arkara’da ve diğer eski günlerdeki gibi gezici hale getirebilir bunu Hakan Bey…&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Neticede hepimiz ne duygulu saatler geçirdik…&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Şarkılara eşlik edenleri mi dersiniz…&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;El ele göz göze bakışanlar mı dersiniz…&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sanki bir zaman tünelindeydik de bizi birden 80’lere ışınlamıştı. Değerli müzisyen Metin Özülkü’nün orkestrası’nda, Eser Taşkıran klavyesiyle muhteşem saatler geçirdik… Bu özel saatler her kesin hakkı olmalı…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Saygı ve sevgilerimle…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-4783576620278193871?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/4783576620278193871/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=4783576620278193871&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/4783576620278193871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/4783576620278193871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/12/gazino-show-baslyor.html' title='GAZİNO &quot;Show Başlıyor&quot;!'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-qozOzOMh-Fo/TtoTuh9-qXI/AAAAAAAAAjY/-OG6JeczHqw/s72-c/IMG_0852%255B1%255D.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-4194074416905598736</id><published>2011-11-27T17:41:00.004+02:00</published><updated>2011-12-04T15:54:16.794+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ümit Ünal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaz Yağmuru'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tomris Giritlioğlu'/><title type='text'>YAZ YAĞMURU'NDA BİR AŞK</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;“Hep sarıdır elbiselerim, ben bu rengi pek çok severim. Sonbaharı cicim, pek çok sevdiğim için, hep sarıdır elbiselerim.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;YAZ YAĞMURU&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;“Yaz Yağmuru’nda Bir Aşk ”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Yönetmen: Tomris Giritlioğlu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Senaryo:  Ümit Ünal, Tomris Giritlioğlu&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Yapımcı: Nilgün Sağyaşar&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Görüntü: Yavuz Türkeri&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Müzik: Münir Nurettin Beken (C. Debussy, “Clair de lune”)&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Oyuncular: Ahmet Levendoğlu (Sabri), Pıtırcık Akerman (Genç Kadın), Selçuk Yöntem (Kambur), Meral Çetinkaya (Kalfa), Mehmet Güleryüz (Büyükbaba), Müge Akyamaç (Teyze), Fikret Kuşkan (Cambaz), Hümeyra (Madam), Nur Sürer (Sabri’nin Karısı), Suna Selen (Ayşe Hanım), Olgun Şimşek (Genç Kambur), Evrim Kıvançer (Küçük Kız), Cezmi Baskın (Kuşçu), Nilüfer Aydan (Büyükanne)&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Yapım Yılı: 1993&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Süre: 95 dk.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tomris Giritlioğlu Filmleri’ne, bizzat Kendisinden aldığım, ortalıklarda çok bulunmayan, ilk çalışmalarından olan, Yaz Yağmuru (1993) ile son veriyoruz. Yeni yazı dizisi bir dönem Tomris Hanım’la da çalışmış olan, Zeki Demirkubuz Filmleri üzerine olacaktır.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Çocukken çok sık duyduğumuz şarkılar vardı, çocuk şarkıları. Çocuklar için yapılır ve çocuklara büyüklerin dünyasını anlatmak için kullanılırdı. Şimdiki zaman çocukları gibi o zamanlar bilmezdi çocuklar aşk acısını, gönül yarasını, kalp sızını. Bizim zamanımızdaki çocukarın, mini kuşları pencereye konar, minik kelebekleri uçuşur, pazara gidilir bir köpek alınırdı. Yönetmen işte bu çok özel belki de sonradan kaybolacağını tahmin ettiği “Mevsimler (Elbiselerim)” isimli çocuk şarkısıyla açmış filmi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-QCamHGDwQvs/Ttt7IFYxw-I/AAAAAAAAAjg/bR2sdkGNbCc/s1600/yaz_yagmuru_olgun_simsek.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-QCamHGDwQvs/Ttt7IFYxw-I/AAAAAAAAAjg/bR2sdkGNbCc/s320/yaz_yagmuru_olgun_simsek.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Hep sarıdır elbiselerim,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bu rengi pek çok severim.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonbaharı cicim,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pek çok sevdiğim için,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hep sarıdır elbiselerim.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Ben bu rengi pek çok severim,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hep yeşildir elbiselerim.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bu rengi pek çok severim,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlkbaharı cicim&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pek çok sevdiğim için,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hep yeşildir elbiselerim,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bu rengi pek çok severim.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Giritlioğlu’nun diğer filmleri gibi bu filmi de, 90’ların başında kalp krizinden kaybettiğimiz yapımcı, yönetmen Okan Uysaler’e adanmış.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Film, Ahmet Hamdi Tampınar’ın aynı adlı öyküsünden, Tomris Giritlioğlu ve Ümit Ünal’ın kaleminden sinemaya uyarlanan başarılı bir edebiyat uyarlamasıdır. Filmde, ressam Mehmet Güleryüz’den Olgun Şimşek’e kadar çok çarpıcı isimlere de yer verilmiş.  Olgun Şimşek’in“kalfa”nın oğlunun çocukluğunu, yetişkinliğini de Selçuk Yöntem tarafından canlandırdığı film, bir yaz yağmuru etrafında, radyodan Nazi Alman Ordusu’nun, düşüşünü ve Müttefik Devletlerin Berlin’e girişini anons etmektedir. 2. Dünya Savaşı’ndan arta kalan bir dünya ve onun insanlarını anlattığı film, Tomris Giritlioğlu Filmleri’nde pek sık karşı karşıya geldiğimiz “mekan”, “kostüm” ve “tarihi dokunun” yeni bir oyuncu gibi kurgulanması bu filmde de bizi karşılıyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Yağmurda çılgınca, tekerleme söyleyen genç güzel bir kadın olan Pıtırcık Akerman’la köşkten onu seyreden, orta yaşlı bir adamı canlandıran, Ahmet Leventoğlu arasındaki, macera gibi gelişse de, yine tarihi dokunun, kostümlerin, mekanların ve eşyaların özenli bir şekilde kullanıldığı bir çalışma ile karşılaşıyoruz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Genç kadının, ona benzeyen teyzesinin biraz da, evin önemli ve ağır isimlerinden olan “kalfa”nın da etkisi ile başka bir insana dönüşmesini, fonda teyzesinin ve kendisinin geçmişi ile yeniden kurgulanması, ardından getirdikleri işlenen film insanı hiç olmadığı bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Eski Istanbullu bir ailenin, tüm varlığından yavaş yavaş, kısa süreli uğraşlarla vazgeçmesini; sanki yeni Kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan değerlerden başka başka nedenlerle eskicilere verilmesi misali, Paşa Dede’nin de geçmişinden kalan eski, antika eşyalarından vazgeçmesi anlatılmıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Zaman zaman roman yazarının da iç dünyasını konu alan, fantezi ve romanı yazarken kurguladığı dünyanın gerçekliğine kapılan bir adamın öyküsü de tüm bunların içene özenli şekilde dağıtılmıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Filmde kullanılan köşkün, sonraları çıkacak bir yangında tamamen yanması yüzünden, yeniden bir köşk yaptırılmış, bu o dönemlerde çok sık gerçekleştirilmeyen yeni bir durumdu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Radyolu ve gramofonlu yıllarda, geçen öyküde neredeyse tüm tiyatro camiyası da destek vermiş, filmin bir ucunda, büyük küçük demeden rol almıştır. Filmde en çarpıcı şeylerden biri de şimdilerde çok popüler olan Olgun Şimşek ve Fikret Kuşkan gibi genç isimlerin filmde yer alması olmuş. Bu da yönetmenin genç yetenekleri keşfi ve değerlendirmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ispat eder olmuştur.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Filmde bazılarımın Perihan Abla Sokağı, diye bildiğimiz Kuzguncuk’taki “Üryanizade Sokağı”da atlanmamış, tarihi dokulu filmin önemli mekanlarından biri olmayı başarmıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Filmde, Vapurları, kütüphaneleri,  okuma salonları, eski Istanbul köşkleri şimdiki zamanda pek sık karşımıza gelmeyen hele hele de filmlerde çok sık göremediğimiz özenli mekanları da unutulmamış.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Filmde kullanılan müzikler C. Debussy’nin “Clair de lune” adlı eserinden esinlenerek yapılmış, bize müthiş bir Debussy keyfi yaşatmaktadır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Hep beyazdır elbiselerim,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bu rengi pek çok severim.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kış mevsimini cicim&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pek çok sevdiğim için,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hep beyazdır elbiselerim.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bu rengi pek çok severim,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Hep mavidir elbiselerim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben bu rengi pek çok severim,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yaz mevsimini cicim&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pek çok sevdiğim için,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hep mavidir elbiselerim,&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hen bu rengi pek çok severim&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Piyasada kolay kolay bulamayacağınız, bu özenli “edebiyat uyarlaması”nı TRT’nin nostalji kuşaklarında bulduğunuz vakit kaçırmamanızı öneririm.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;İyi izlenceler...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-4194074416905598736?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/4194074416905598736/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=4194074416905598736&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/4194074416905598736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/4194074416905598736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/11/tomris-giritlioglu-filmleri-uzerine-v_27.html' title='YAZ YAĞMURU&apos;NDA BİR AŞK'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-QCamHGDwQvs/Ttt7IFYxw-I/AAAAAAAAAjg/bR2sdkGNbCc/s72-c/yaz_yagmuru_olgun_simsek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-101580303057047409</id><published>2011-11-24T12:10:00.005+02:00</published><updated>2011-12-06T18:40:26.055+02:00</updated><title type='text'>İlmi Diyanet Mi? İlmi Siyaset Mi? (DİKKAT BELGE DEĞİLİDİR!)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sayın Kemal Kılıçdaroğlu "dün başbakanın DERSİM OLAYLARI İÇİN açıkladığı belgeleri beğenmemiş, onların hepsi benim okuduğum kitaplardır" demiş. Sormak isterim kendisine acaba BELGE olarak görmek için ne yazmasını bekliyorsunuz üzerlerinde... DİKKAT BELGEDİR mi?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-zDZSCb2LS3M/Ts4ZwKjIGoI/AAAAAAAAAik/W0Ae2CC82dI/s1600/22170_265569144689_580264689_3390264_6425640_a.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" height="259" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678504495416875650" src="http://1.bp.blogspot.com/-zDZSCb2LS3M/Ts4ZwKjIGoI/AAAAAAAAAik/W0Ae2CC82dI/s320/22170_265569144689_580264689_3390264_6425640_a.jpg" style="float: left; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; margin-right: 10px; margin-top: 0px; text-align: justify;" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu fıkrayı sizin için buraya koyuyor ve SİYASET ne söylediğin değil NASIL SÖYLEDİĞİN sanatıdır demek istiyorum size OY VEREN BİRİ OLARAK... Bilmem izahkar oldu mu size? Okuyup göreceğiz... Yalnız baştan uyarayım BELGE DEĞİLDİR!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eski günlerin birinde, çok meşhur bir hoca varmış. Bilgisiyle, tecrübesiyle, yetiştirdiği kişiler ile ülkede bilmiyeni yokmuş. Yükselmek, büyük adam olmak isteyen herkes muhakkak bu meşhur hocaya gelip ondan ders alırmış. Onun ilminden yararlanırmış.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Devlet adamı olup büyük mevkilere gelmek isteyen bir genç köy delikanlısı bu hocanın ismini duymuş. Onun ilmninden faydalanmak, ondan ders alabilmek için köyünü terk etmiş. Düşmüş yollara. Aylar sonra hocaya ulaşmış.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;'Hocam ne olur beni kabul edin. Beni yetiştirin' demiş. Hoca 'İlmi diyanet mi, yoksa ilmi siyaset mi öğrenmek istersin' diye sormuş. Genç köylü. 'Bana ilmi diyanet öğretin hocam' demiş. Eğitim başlamış...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aylar geçmiş. Genç köylü ilmi diyanet konusunda iyice yetişmiş, pişmiş. Hocası 'Artık tamassın. Şimdi de ilmi siyaset öğrenmek istermisin' diye sormuş. Köylü, 'Hocam, ilmi diyanet bana yeter. Ben köyüme dönmek istiyorum' demiş.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Genç köyüne dönmüş. Akrabaları kendisini büyük bir ilgiyle karşılamış. Diyanet konusunda çok derin bilgi sahibi olduğu için, köyün camisine gidip hocanın vaazlerini dinlemek istemiş. Camiye gitmiş. Hocayı dinlemiş. Duyduklarına inanamamış. Hocanın söylediklerinden hiç memnun olmamış. Tam tersine, hocanın söylediği yanlış, uydurma şeyler nedeniyle sinirlenmiş. Bir ara kendini tutamayıp cemaatin içinden yüksek sesle bağırmaya başlamış.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;'Söylediklerinin hepsi yanlış. Uydurma. Ne biçim hocasın. İnsanları kandırıyorsun' . İşte bu sözler üzerine camide bir sessizlik olmuş. Herkes dönüp bu cümlenin geldiği yere bakmış. Hoca da gence dönüp kaşlarını çatmış. İtibarı zedelenmesin diye bu sesi susturmak için hoca cemaate dönüp bağırmış&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;'Ey cemaat, işte size bahsettiğim münafıklardan bir tanesi de burada, aramızda. Allaha inanmayan, camiye hakeret eden, hocaya baş kaldıran cehennemlik bir kafir içimizde oturuyor. Tutun onu. Gereken dersi verin. Atın dışarı' demiş...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cemaat genci yakalamış. Tekme tokat ve küfürlerle caminin dışına atmışlar. Her yeri yara bere içinde kalan genç inliye inliye evine dönmüş.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aradan birkaç hafta geçtikten sonra genç köylü karar vermiş. Meşhur hocaya geri gidip 'ilmi siyaset' öğrenmek gerektiğine inanmış. Yeniden yollara düşmüş. Meşhur hocaya ulaşmış. 'Hocam, ben geri geldim. Şimdi bana ilmi siyaset öğretmenizi istiyorum' demiş.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aylar geçmiş. Gencin ilmi siyaset eğitimi tamamlanmış. Genç, hocasının elini öpüp köyüne geri dönmüş. Hemen eskiden dayak yediği camiye gitmiş. Aynı hoca duruyormuş. Eski tas, eski hamam. Aynı hoca yine saçma sapan şeyler söylemiş. Cemaati yanıltan, kandıran ifadeler kullanmış.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlmi diyanet'ten sonra ilmi siyaset eğitimini de almış genç köylü, cemaat içinde ayağa kalkmış. Hoca kaşlarını yine çatıp gence bakmış. Cemaat kafalarını çevirip ayaktaki gence dönmüş. Sessizlik olmuş. Genç köylü yüksek sesle cemmate seslenmiş:&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;'Ey cemaat. Bu Hoca efedi çok doğru söylüyor. Bu Hoca efendi ne mübarek bir hocadır. Ne yüce bir hocadır. Ey cemaat, her kim ki bu hoca efendinin bir kılını kopara ve ala, o kişi hiç şüphe yoktur ki cennetin kapısını aralaya.... '&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşte bu sözlerden sonra cemaat bir anda ayağa kalkıp, hoca efendinin üstüne çullanmış. Hocadan bir kıl koparmak isteyen onlarca insanın altında kalan hoca, bir daha o köyde hocalık yapamayacak hale gelmiş. Genç köylü de, ilmi siyasetin ne kadar güçlü bir silah olduğunu anlamış....&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anonim (Fıkrayı bana anlatan İSMAİL CEM Ağabeyimizi yürekten anarım. Işıklarla uyusun, mekanında bülbüller ötsün).&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-101580303057047409?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/101580303057047409/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=101580303057047409&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/101580303057047409'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/101580303057047409'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/11/ilmi-diyanet-mi-ilmi-siyaset-mi-dikkat.html' title='İlmi Diyanet Mi? İlmi Siyaset Mi? (DİKKAT BELGE DEĞİLİDİR!)'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-zDZSCb2LS3M/Ts4ZwKjIGoI/AAAAAAAAAik/W0Ae2CC82dI/s72-c/22170_265569144689_580264689_3390264_6425640_a.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-5095133186030430982</id><published>2011-10-27T15:07:00.000+03:00</published><updated>2011-12-06T19:08:21.010+02:00</updated><title type='text'>Babaların Bavullarında Saklanan Anılara;</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Bir insan nasıl&amp;nbsp;özdeşleştirir&amp;nbsp;kendisini gazetesi ile, bana arkadaşını,&amp;nbsp;mesleği, sevmediklerini “söyle” sana kim olduğunu söyleyeyim gibi tümceler, nakkaşların ince desenlerinde kaybolurlar zannımca.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-L9-HTIQ4IOg/Tt5JEbET5eI/AAAAAAAAAmc/iNNLDY7x_qE/s1600/20090206_derin_dusunce_org_nazim_hikmet.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;b&gt;&lt;img border="0" height="140" src="http://3.bp.blogspot.com/-L9-HTIQ4IOg/Tt5JEbET5eI/AAAAAAAAAmc/iNNLDY7x_qE/s320/20090206_derin_dusunce_org_nazim_hikmet.jpg" width="320" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Bugün her zamanki gibi RADİKAL'imi elime alınca "işte dedim işte benim gazetem" çünkü sanki "iştiareye" yatmışcasına&amp;nbsp;bugünkü&amp;nbsp;başlığı biliyordum. Ve ben bugünkü konuk&amp;nbsp;editörünüzü&amp;nbsp;savunmak için, gerçi savunulacak bir durum yok ortada bununda bilincinde olarak, Bakın Bu Ülkde Nazım'ı da vatan hayini ilan ettiler" onun yazarlığını da tartıştılar vs vs diyordum. Bakınca işte bir gazete okuyucuya yön vermemeli, çünkü okuyucu sadece medyaya bakıp kendisini şekillendirmemeli dedim. Böyle de oldu...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Hayatı boyunce topu topu ancak 1 sayfa haber olkuyanlar, ki onuda metroda karşınsındaki adamaın gazetesinden otlanarak, bu ülkede yazarları tartışıyorlar...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Sokaktaki adama soruyorlar;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;- Falancayı Okudunuz mu?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;- Hayır okumadım ama sevmem...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Vatan Haini ne demektir, bilir misiniz?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Vatana ihanet etmiş kişi...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Diyenleriniz olur elbet...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Doğrudur eskileri "hıyanet-i vataniye" derlerdi.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;İşte Nazım Hikmet 1963 yılında bir şiir yazar...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.&lt;/span&gt;&amp;nbsp;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br style="text-align: -webkit-auto;" /&gt;&lt;span style="text-align: -webkit-auto;"&gt;Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;diye işte o "Ankara Gazetesi" kendisine vaktiyle VATAN HAİNİ diyen "Cumhuriyet Gazetesi"nden başkası değildir. Orhan Pamuk için "Ermeni Soykırımını kabul etti de ödül verdiler" diyen de...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-5095133186030430982?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/5095133186030430982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=5095133186030430982&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5095133186030430982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5095133186030430982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/10/babalarn-bavullarnda-saklanan-anlara.html' title='Babaların Bavullarında Saklanan Anılara;'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-L9-HTIQ4IOg/Tt5JEbET5eI/AAAAAAAAAmc/iNNLDY7x_qE/s72-c/20090206_derin_dusunce_org_nazim_hikmet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8036398148966033973</id><published>2011-10-27T15:06:00.001+03:00</published><updated>2011-12-06T19:20:39.683+02:00</updated><title type='text'>Aman PET’R OIL Canım PET’R OIL…</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-C9ai4fXOPL8/Tt5Ni4-iVnI/AAAAAAAAAm0/kRIsrP-GZc4/s1600/3791CD9E83856E42AE6995D3r.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;b&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-C9ai4fXOPL8/Tt5Ni4-iVnI/AAAAAAAAAm0/kRIsrP-GZc4/s1600/3791CD9E83856E42AE6995D3r.jpg" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Yıllardır ağzımızdan düşürmediğimiz, her gittiğimiz yere götürerek bunda "muhakkak bir anlam var dediğimiz" sözü Şanar YURDATAPAN’a, Müziği ise Atilla ÖZDEMİROĞLU’na ait olan ve Ajda PEKKAN Hanımefendi’nin seslendirdiği “PET’R OIL” isimli parçayı, bu günlerde bir reklam filminde duymak çok hoşuma gitti. Üstelik, bir zamanların “MAVİ” takıntısı olduğu gibi “günümüzün AK takıntısı” olduğu bir zaman diliminde “adında AK ibaresi olan bir akaryakıt şirketinin reklamında.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Hasibe EREN ve Haluk BİLGİNER’in rol aldığı reklamda “Assolist Şeküre” karakteri ile “PET’R OIL” şarkısını bu “akaryakıt şirketine” uyarlanmış halini izlemekteyiz. Ancak REKLAM metnini yazanların gözünden kaçan ve REKLAM YAZARLIĞI DERSİNİN “Lesson One” ı olan “REKLAMI YAPILAN ÜRÜNÜN YA DA NESNENİN ÇIKARLARINI GÖZETMEK ZORULULUĞU” unutulmuş olacak ki, “PET’R OIL” parçasının kullanılmasını önermişler ve bütün KAMPANYAYI BU PARÇA ÜZERİNE YAPMIŞLAR…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-2nFr-Pm-1aU/Tt5NzihkoTI/AAAAAAAAAm8/8IYWJdctpJQ/s1600/AJDA-PEKKAN-Pet-039-r-Oil-Portekiz-basimi-nadir-45__40868742_1.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="199" src="http://4.bp.blogspot.com/-2nFr-Pm-1aU/Tt5NzihkoTI/AAAAAAAAAm8/8IYWJdctpJQ/s200/AJDA-PEKKAN-Pet-039-r-Oil-Portekiz-basimi-nadir-45__40868742_1.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Şimdi EUROVISION Şarkı Yarışması’nda dönersek ve o günlede “DÜNYANIN İÇİNDE OLAN” PET’R OIL krizini hatırlarsak ÖZDEMİROĞLU’nun ne mihvalde bu parçayı yazdığını daha iyi anlarız. Devir 1980’ler ve sadece Türkiye değil, bütün DÜNYA büyük bir petrol krizinde ve neredeyse “bir damla ‘PET’R OIL’ bir damla ‘İNSAN KANINDAN’ daha değerli” Her ne kadar “bu kısmını anlamasamda “EVREN Rejimi” döneminde gider şarkı yarışmaya bir de “video” çekilir, o günlerin ve bu günlerin DİVA’sı Ajda PEKKAN’a video’yu herhangi bir görüntü paylaşım sitesinde bulabileceğiniz için anlatmıyorum… Sanırım ki “reklam yazarları” ne bu videoyu izlemişler ne de o dönemler üzerine “okuma ihtiyacı duymuşlar” bir başka şey daha geliyor aklıma “ama REKLAM’ın da kendi içinde bir etiği vardır ve siz beğenmesenizde KABUL ETTİYSENİZ ürünü en iyi şekilde tanıtmak zorundasınızdır. Bu biraz göz ardı edilmiş sanırım.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Dediklerimi daha iyi anlamak için biraz sözlerine bakmak daha yerinde olacak sanırım…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote class="tr_bq"&gt;&lt;blockquote class="tr_bq"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Sen gelmeden önce her yer karanlık&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Dünya ıssız, dünya durgundu bilmem niçin&lt;br /&gt;Her yerde aradım tatlı bir ışık&lt;br /&gt;Bir ateş bu gönlümü ısıtmak için&lt;br /&gt;Sen gelince sanki bir güneş doğdu&lt;br /&gt;Aydınlık günüm gecem artık çok güzel hayat&lt;br /&gt;Sanki her şey birden bambaşka oldu&lt;br /&gt;Sensiz ne kadar zormuş, meğer ne güçmüş hayat&lt;br /&gt;Aman pet'r oil, canım pet'r oil&lt;br /&gt;Artık sana, sana, sana muhtacım pet'r oil&lt;br /&gt;Aman pet'r oil, canım pet'r oil&lt;br /&gt;Artık sana, sana, sana muhtacım pet'r oil&lt;br /&gt;Eninde pet'r oil, sonunda pet'r oil&lt;br /&gt;Artık dizginlerim senin elinde pet'r oil&lt;br /&gt;Eninde pet'r oil, sonunda pet'r oil&lt;br /&gt;Artık dizginlerim senin elinde pet'r oil&lt;br /&gt;Öyle gururlusun gidemem yanına&lt;br /&gt;Girmişsin kim bilir kaç aşığın kanına&lt;br /&gt;Dolardan, marktan başka laf çıkmaz dilinden&lt;br /&gt;Neler, neler çekiyorum senin elinden&lt;br /&gt;Nice zengin dilber düşmüş ardına&lt;br /&gt;Düş başka, gerçek başka, yar olmazsın sen bana&lt;br /&gt;Belki gideceksin bir gün gerçekten&lt;br /&gt;İşte senin ardından ağlıyorum şimdiden&lt;br /&gt;Aman pet'r oil, canım pet'r oil&lt;br /&gt;Artık sana, sana, sana muhtacım pet'r oil&lt;br /&gt;Aman pet'r oil, canım pet'r oil&lt;br /&gt;Artık sana, sana, sana muhtacım pet'r oil&lt;br /&gt;Eninde pet'r oil, sonunda pet'r oil&lt;br /&gt;Artık dizginlerim senin elinde pet'r oil&lt;br /&gt;Eninde pet'r oil, sonunda pet'r oil&lt;br /&gt;Artık dizginlerim senin elinde pet'r oil&lt;br /&gt;(Aman pet'r oil, canım petr'oil)&lt;br /&gt;(Artık sana, sana, sana muhtacım pet'r oil)&lt;br /&gt;Aman pet'r oil, canım pet'r oil&lt;br /&gt;Artık sana, sana, sana muhtacım pet'r oil&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Halen bu sözlerin “PET'R OIL” daha doğrusu AKaryakıt Şirketini övdüğünü düşünüyorsanız. O zaman ben de bir sorun var, gidip biraz PET'R OIL alayım…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Saygılarımla;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8036398148966033973?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/8036398148966033973/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=8036398148966033973&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8036398148966033973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8036398148966033973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/10/aman-petr-oil-canm-petr-oil.html' title='Aman PET’R OIL Canım PET’R OIL…'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-C9ai4fXOPL8/Tt5Ni4-iVnI/AAAAAAAAAm0/kRIsrP-GZc4/s72-c/3791CD9E83856E42AE6995D3r.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-1105783485816334752</id><published>2011-10-27T14:45:00.000+03:00</published><updated>2011-12-06T19:42:29.521+02:00</updated><title type='text'>Müzikli Filmler Hakkında;</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ZXb34duTOSU/Tt5TaIFPa6I/AAAAAAAAAnE/hfjlR1r4OIM/s1600/684_poster.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-ZXb34duTOSU/Tt5TaIFPa6I/AAAAAAAAAnE/hfjlR1r4OIM/s200/684_poster.jpg" width="141" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Filmlerde müzik kullanılması çok doğal gelebilir bazılarımıza. Ancak kullanılan parçaların bir anlamları var mıdır. Filmde kullanılan “bir kitap gibi başka nesneleri çağrıştırır mı?” diye hiç sorduk mu kendimize? Bırakın “sinemacı olmayı” her hangi bir film izleyen izleyici “hiç dikkat etmişimidir bunlara?” Şarkılar yalnızca uzun planlarda “seyircinin ilgisi dağılmasın diye mi kullanılmıştır?”&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Kaç tane film hatırlıyorsunuz, kısa metraj olsun, uzun metraj olsun ya da belgesel olsun; müziklerini beyninizden çıkartamadığınız(?) Demek ki, filmlerde duyduğumuz “müzikler” yalnızca “uzun planları beslemek amacıyla” oraya konmuyor. Bilakis müzikler, filmlerin; “ışık gibi” hatta biraz abartırsak kimseye bir zararı olmaz “kamera” gibi olmazsa olmazı. Ancak illaki burada “bestelenmiş şarkılar kastedilmemekte”. Bir sokak gürültüsü de kimi zaman “9. Senfoni”nin yerini tutabilir. Müzik zaten insanın içinde olan bir unsur olduğundan; “yani doğarken bir vurmalı bir de nefesli iki enstrüman ile doğduğumuz içindir ki” hayatın her daim içindedir. Filmlerde “gelecek ya da gerçek üstü bir dil anlatılsa bile” bu ruhtan kopamaz.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-oAo7fOOLPtU/Tt5ToPAT_dI/AAAAAAAAAnM/wWQX-Sfgf2U/s1600/24mc6l0.png" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="161" src="http://1.bp.blogspot.com/-oAo7fOOLPtU/Tt5ToPAT_dI/AAAAAAAAAnM/wWQX-Sfgf2U/s320/24mc6l0.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Yasemin SANNINO’nun “İtalyan Ruhu”, ile “Türkçe” söylediği “Birdenbire”, şarkısı nasıl ki beni hiç ilgisi yokken, ‘Orhan Veli KANIK’ “…Her şey birdenbire oldu; / Yollar, kırlar, kediler, insanlar... / Aşk birdenbire oldu, / Sevinç birdenbire.” dizelerine güttürdüyse, “kim bilir(?)” sizi hangi şarkılar nerelere götürmüştür.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Filmde ya da hayatta “duyduğumuz tınılar mı acaba bizi bu “hayatın akışını yazmaya iten”.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;“Eşkıya” filminin ya da “Arabesk”in şarkılarını dillendiren onca genç ya da genç adayı insan yok mudur aramızda?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;“…Burada karanlığın ortasında / Gölgelerin arasında…” derken Uğur YÜCEL, tüm filmi özetlememiş midir(?)&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Yine bir yerde duyduğum üzere “Hamam” filminin “film müziği” için tam altı ay Anadolu dolaşılmış ve çalışılmış....&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Filmde asıl olan şey ise “müziğin bir diyalogmuşçasına” kullanılmasıdır, özellikle de “kısa filmlerde; filmin doğası gereği sözden mümkün olduğunca arıtılıp, “evrensel bir duygu çerçevesinde” yorumlanmasıdır. Çünki siz bir sekans sonra “hangi lafı söyleteceğinizi ancak kendiniz ve filmi ikinci defa izleyen izleyici bilir” oysa ki, şarkılar hele de bildik şarkılar öyle değildir. Siz “sözünüzü söylemeden şarkılar sözü söyler” ya da “lafı kesensizde, film bitse de, şarkı bitmez ve “sinema salonundan ayrılırken” şarkıyı siz sevgilinize sarıldığınızda ya da bir dostunuzu aradığınızda, “size kalan dar zamanda” dudaklarınızdan usulca dökersiniz.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-TUaohOuJcBI/Tt5T1WwVXcI/AAAAAAAAAnU/Q6MSpIrWfQ0/s1600/1090364156_ac54bb79a7_o.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="236" src="http://1.bp.blogspot.com/-TUaohOuJcBI/Tt5T1WwVXcI/AAAAAAAAAnU/Q6MSpIrWfQ0/s320/1090364156_ac54bb79a7_o.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Kaidesi ne olursa olsun, özelliklede “bildik parçalar kullanmak ayrı bir anlam yükler” filmlere. Görüntü uçar, söz kalır misali ters bir örnekleme ile şekillenen dünyamızda, şarkılar, kimi zaman “bang bang my baby shut me down” gibi bizi derinlerimizden “gafil avlar” kimi zaman da, Cahit BERKAY’ın enstrümantal parçaları misali ruhumuzu hapseder. Ya da “Eğreti Gelin” ile bizi birden alıp başka alemlere sürükler…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Müzisyenlere sonsuz teşekkürlerim ile bitirmek isterim yazımı,  Zeki MÜREN’in dediği üzere “…Ah bu şarkıların gözü kör olsun…”&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;İyi izlenceler...&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-1105783485816334752?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/1105783485816334752/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=1105783485816334752&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/1105783485816334752'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/1105783485816334752'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/10/muzikli-filmler-hakknda.html' title='Müzikli Filmler Hakkında;'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-ZXb34duTOSU/Tt5TaIFPa6I/AAAAAAAAAnE/hfjlR1r4OIM/s72-c/684_poster.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-76976642990642575</id><published>2011-10-27T14:07:00.003+03:00</published><updated>2011-10-27T14:20:52.325+03:00</updated><title type='text'>Dünya’ya Rağmen, Bir Aydın! Komünist Partiye Rağmen, Bir Katolik! Kiliseye Rağmen, Bir Eşcinsel! P.P. Pasolini;</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-im5xPxSxOrI/Tqk90OwS1NI/AAAAAAAAAgw/BB9hcu6Fz_M/s1600/297468_10150354221104690_580264689_8401754_1286814911_n%2B%25281%2529.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 162px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-im5xPxSxOrI/Tqk90OwS1NI/AAAAAAAAAgw/BB9hcu6Fz_M/s200/297468_10150354221104690_580264689_8401754_1286814911_n%2B%25281%2529.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668129573545628882" /&gt;&lt;/a&gt;Dünya’ya Rağmen, Bir Aydın!&lt;br /&gt;Komünist Partiye Rağmen, Bir Katolik!&lt;br /&gt;Kiliseye Rağmen, Bir Eşcinsel!&lt;br /&gt;P.P. Pasolini;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı boyunca farklılıklara, farklı olmak için değil, doğası gereği imza atmış bir şahsiyet olan Pier Paulo Pasolini’nin ilk filmini izlediğimde henüz 17 yaşındaydım…&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;O zamanlar böyle bir yazı yazmak aklıma bile gelmezdi. Ama şimdi “doğmatik” bir hayat düzlemi altında yaşayınca hatta “kim vurduya giden kişilerin” sayısı giderek arttığında bu yazının anlamlı olacağı kanaatindeyim. Hepimizin zaafları var. Pasolini’nin de zaafları vardı. Ölüm sebebi olarak bu gösterilse de nasıl ki, Hırant DINK ağabeymize ateş edenler “bir Ermeni’yi daha öldürdüm” diye bağırmışsalar, P.P.Pasolini’yi öldüren İtalyan basını, sözde aydınları, gerek kilisenin gerekse komünist partinin içindeki “sözde özgürlükçülerin” söz konusu olan gazeteleri “onu sanki zaaflarının peşinden giden ve yine zaaflarının kurbanı olan biri olarak ucuz ve adeta “su testisi su yolunda kırılır” gibi yansıttılar. Nitekim ben de ölüm nedeninin bu kadar basit olduğunu düşündüğüm için, onu ve düşündüklerini anlayamamıştım.&lt;br /&gt;Ne yazık ki ölümü üzerinden onca sene geçse de dünyada ki “aydın  ölümüne eklenmiş bir halka haricinde hiçbir şey bilinmedi, bu olay hakkında.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Belki de dünyada aydın olmanın ödülü bu dünyada yaşamamaktı(r)(!)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Pasolini’nin Retrospektifi niteliğinde ki bu seçkiyi daha duyum aldığımda heyecanlanmıştım. İnsanların Pasolini’yi tanımaları için bir fırsat daha demiştim. Çünki şu yaşadığımız dünyada hem Pasolini hem de onun ardından gidenler, çok önemli olmaya başladılar. Aydın olmak salt inkar etmek değildi Pasolini için, onun aydınlığında “inkar” yerine “yerine koyma” vardı. “Matyas’a Göre İncil”de Kutsal Kitap’tan aldığı sözleri, hiç değiştirmemiş, adeta bakın hepsi bize öğrettiğiniz “kitpta” var, demiştir doğmatik dünyaya.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; “Salo ya da Sadom’un 120 günü”nün bu yılki gösterisi yine umulduğu üzere “midesi bulanan”, “iki eliyle gözlerini kapatan lakin, parmak aralarından perdedeki yansımayı izleyen insanlarla geçti.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dilenci filminde öyle bir sahne vardı ki beynimden çıkaramıyorum. Dilenci ve arkadaşları açlar ve kentin “Koruyucu Azizi”ne yalvarırlar. Kesme. Ellerinde yiyecek torbaları. Sonra makarnaları pişirmek için bir başka arkadaşlarının evine giderler, arkadaşları onları “fakirin bir lokma ekmeği varsa onu da bölüşür” diyerek karşılar. Makarnaları evin kadınına teslim ederler ve pişirmek için beklerler.&lt;br /&gt;Ancak, ne yazık ki “makarnanın” pişmeyeceği tutar ve diğer arkadaşları sabırsızlanır. Dilenci ev sahibini içeri çağırarak, kendilerine hakaret etmesini, kendisinin de diğerlerini kışkırtacağını aksi halde pişen makarnanın kimseye yetmeyeceğini söyler. Plan işler, arkadaşları kızgınlıkla dışarı çıkarlar ancak dilenci onları atlatıp geri dönemez, çünki yolda sürekli peşinden koştuğu kızı görür. Ve kızın peşinden gider. Bu kısa sahnede bile neredeyse tüm hayat anlayışını özetlemeyi başarmıştır Pasolini.&lt;br /&gt;Ben bu seneki “İKSV Ekibi”ne yürekten teşekkürlerimle bitirmek istiyorum bu yazımı.&lt;br /&gt;Kaldı ki şunu da eklemeden edemeyeceğim. “öğrenciliğimde bilet fiyatları yüzünden” protesto edip “eski yönetimle”  arası limoni biri olarak, Pasolini sayesinde “Festivalle” tekrar barıştım. Nice Pasolini Filmlerine…&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nur içinde uyu P.P.PASOLİNİ…&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Saygılarımla;&lt;br /&gt;Murad ÇOBANOĞLU&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-76976642990642575?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/76976642990642575/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=76976642990642575&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/76976642990642575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/76976642990642575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/10/dunyaya-ragmen-bir-aydn-komunist.html' title='Dünya’ya Rağmen, Bir Aydın! Komünist Partiye Rağmen, Bir Katolik! Kiliseye Rağmen, Bir Eşcinsel! P.P. Pasolini;'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-im5xPxSxOrI/Tqk90OwS1NI/AAAAAAAAAgw/BB9hcu6Fz_M/s72-c/297468_10150354221104690_580264689_8401754_1286814911_n%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8421795027094796285</id><published>2011-07-28T17:06:00.002+03:00</published><updated>2011-12-04T18:11:52.860+02:00</updated><title type='text'>TOMRIS GİRİTLİOĞLU İLE ÖĞLEN YEMEĞİ</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-style: italic;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: red;"&gt;.::BU YAZI HİÇ BİR ŞEKİLDE, HİÇ BİR KISMI YAZARIN &amp;nbsp;İZNİ OLMAKSIZIN KULLANILAMAZ! KULLANANLAR HAKKINDA YASAL İŞLEM YAPILACAKTIR. ANCAK LİNK GÖSTERİLEBİLİR::.&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Siz, yazılarımı okumadığınız herhalde. Istanbul Film House diye bir internet dergimiz var. Oturabilirim değil mi?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ay tabi.&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Orada yazıyorum.  Size de bir kopyasını getirdim. Müsait bir zamanınızda bakarsınız diye. (Tomris Hanım hemen inceliyor, yazılar, şaşırıyor bulunmadık bir filmi buldum diye)&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;E “Suyun Öte Yanı”nı nasıl buldunuz?&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Az önce Ceren’le de onu konuşuyorduk.  Sizde de yokmuş galiba.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Burada şey eksik benim tek kendimi…&lt;/i&gt;(lafa karışıyorum)&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;“Yaz Yağmuru”&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet.&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Onu bulamadım.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Onu biz size verelim.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Gerçekten çok sevinirim.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Çünki kendimi biraz iyi bulduğum tek filmim.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Bence “Güz Sancısı” benim için gerçekten çok romantik bir film.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Öyle mi?&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Kendi ruhuma erişen benim de…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Güz Sancısını anlayan çok az insan oldu ama bu ülkede. Yurt dışında hani daha övgü aldı film de. Burada yapmak istediğimizi tam herhalde geçiremedik.&amp;nbsp;Benim oğlumda “Güz Sancısı”nı çok beğeniyor da.&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Şeyden olabilir herhalde hani bizim biraz şeyliklerimiz var. Hani ne denir, e komplekslerimiz var.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet.&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Güz Sancısı konusunda. Bu komplekslerden en üst tavana çıktığı filmdir o yüzden. İnsanlar anlamamazlıktan gelmiş olabilirler. Çok açık bir film yani.  Bence en güzel filmlerden bir tanesi. Benim de öyle öyküm vardı.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Öyle mi?&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Daha doğrusu onunla uğraşıyordum senaryo falan o zaman direkt askere gitmem de gerekiyordu. Hani çekim olsaydı muhakkak bir şekilde orada karşılaşırdık. Böyle bir şeyden haberim olsaydı, o vakit orada çaycı (sektörde çaycı kelimesinin başka bir anlamı vardır bizler için) bile olmak isterdim açıkçası hiçbir şey talep etmeden. Çünki bence anlatılması gereken bir öyküydü.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet,&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Benim anlatabilecek ahvalim durumum yoktu ama birisinin anlatması bence çok iyi oldu. Orada da yazdım zaten. Etyen Mahçupyan’ın ismini görenler bir şeye… (biraz manidar lafıma giriyor Tomris Hanım)&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ön yargıya…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Evet, Kapılmasınlar çünki filmin yazarı ondan daha ağır yazmıştı. Evet. Kitabı da okudum.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Salkım Hanım’ın Taneleri de keza öyle. Bunlar aslında bir dostluk filmleri ben öyle bakıyorum. Siz nasıl görüyorsunuz açıkçası bilmiyorum.  Ortak yaşama kültürü.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ben, hiçbir filmimi; Yani evet benim temel temam bir üçleme olarak görüyorum. “Suyun Öte Yanı”, “Salkım Hanım’ın Taneleri” ve “Güz Sancısı”. Orada da bana hep şey sorusunu soruyorlar? Neden… Neden hep azınlıklarla alakalı filmler yapıyorsunuz. Aslında beni azınlıklar değil, azınlık duygusu daha çok ilgilendiriyor. Yaşadığınız topraklar üzerinde kalma durumu varsa en az onlar kadar acı çekiyorsunuz.  Yani bu açıdan da toprak ve insan ilişkisini değerlendiren ve yapılan hataların tekrarlanmamasını savunan filmler olarak görüyorum bu üçlemeyi.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Katılıyorum, Suyun Öte Yakasındaki küçük bir anekdotu benim ailemden dinlediğim bir şey. Yani onlar da göçmen temalı insanlar. O toprak taşımayı, yani o yere bir daha gidemeyeceklerini bildikleri halde.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet keseyi. Kese içerisinde benim için gerçekten çok yürek sızlatıcı ve olağanüstü bir diyalogdu yani. Nerelisiniz siz?&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ben Istanbullu’yum ama herkes kadar Istanbullu'yum, Ben şunu da görüyorum aslında siz TRT kökenli bir yönetmensiniz o dönemde çok da TRT’de yapılamayacak şeyler yapmışsınız. Tabi ben tabii çocukmuşum. Bir kısmı çocukluğum, bir kısmı geçliğim geçmiş ama hani bunları zor fark etmek. Yani ne bilim mesela Suyun Öte Yanı ya da 80 Adım’ı bunları o dönem TRT’sinde zor. &amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet, TRT’de ilk sinema filmi meselesini başlatan benim çünki Avrupa’da tüm önemli televizyon kanalları sinemaya çok ciddi katkıda bulunuyorlar. Suyun öte yanı benim ilk filmim ama onun arkasında “Kanto’dan Tango’ya” diye 3 bölüm 35mm çektiğim bir yarı dizi aslında sinema filmi formatında yazılmış bir senaryoyu bütçeden daha fazla alabilmek için 3’e böldük biz. Çok ilginç bir şekilde benim hiç hazır olmadığım dizi yayına girdikten sonra Istanbul Festivalinden çağrı aldı Festivale katılmak üzere çağrı aldı. Benim sinema serüvenim de böyle başladı ve TRT- Sinema ilişkisini böyle başlattım ben. Benim büyük şansım olarak görüyorum bu TRT’de mesleğe başlamış olmayı. Çünki orası bir okul gibi oldu aynı zamanda benim için. Bir de, ben “Kanto’dan Tangoya”yı çektiğimde daha 25 yaşına basmamıştım, her halde o imkânlarla film çeken kendi kuşağındaki ilk yönetmendim. TRT olmasaydı bu mümkün olmazdı bence. Aslında benim hayatıma baktığınız zaman, hep mücadele ve ilkleri deneme üzerine geçen bir yaşam öyküsü var. TRT’den ayrıldıktan sonra da özel kanallarla ilişkiler kurmaya başladığım andan itibaren orada da bu tavrımı sürdürdüm. Yani baş kaldıran yenilik arayan, sadece kendi istediklerini kendi koşullarıyla yapmaya çalışan bir proje tasarımcısı var orada.  Bunun bedelini ben çok büyük bir onurla onur duygusuyla, bazen çok ağır acılarla ödüyorum. Halen öyle. Yani çünki televizyonda seyirci ile ilişkiyi sürekli kılmanız çok zor değişken, ilkesiz ve her senin tutmuş işlerine göre hayatını yönlendiren bir seyirci ile karşı karşıyayız.  Ancak ben “AGB” denilen ölçüme inanmadığım için, bizim yaptığımız çok tutan ya da sadece 20 bölümde siyasi nedenlerle ara vermek ya da sonlandırmak zorunda kaldığımız dizilerin çok büyük bir seyirci kitlesi olduğunu biliyorum. Çünkü artık interaktif bir seyirci var. Bizim yaptığımız işleri bekliyorlar ben bunu bekliyorum. Zaten gücümüzü de oradan alıyoruz biraz.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bence o “80 Yapım” dizileri muhteşem, yani ben pek dizi izlemem yani olanak bulduğum kadar izlemeye çalışıyorum. Ama o “80 yapımı” dizileri gerçekten bir eksikliği tamamlamış. Olmayan bir şey yerine geçmiş.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet, sorumlukla yapılmış diziler onlar.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ve film gibi.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet film gibi, ben de zaten bu televizyon serüveni içinde “Yedi Tepe İstanbul”, “Çemberimde Gül Oya”, “Hatırla Sevgili”, “Kasaba”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”yu hep ayrı bir yerde kalacaklar… “Bu Kalp Seni Unutur mu?” benim içinde ayrı bir yerde kalacak gerçekten.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dayım çünki o dönemleri yaşamış böyle birebir. Çocukken anlatılıp yoğrulduğum bir hikâyenin hani gerçekliğini görmek acısını hissetmek gerçekten, ben de 80 çocuğuyum ama hani 80’de doğmuşum, o dönemi yaşayabilmem için biraz daha erken doğmam gerekiyormuş ama şimdi bir kez daha söylüyorum iyi ki doğmamışım.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet… Çok büyük acılar yaşanmış.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Aslında hani size o “azınlık sinemasını” ya da bu şekilde böyle “eleştiriler yapan insanlar” neden bu ülkede azınlık filmleri ya da Rumlar, Ermeniler işte Türk Sineması’nda “Rum Kızlar” işte böyle kendini erkeklere vermeye dünden razı, işte Ermeniler işte her türlü dalavereyi, üçkâğıdı ve işte muhakkak bir ev sahibidir ve işte Yahudiler deseniz her an birisinden parasını götürebilecek insanlar olarak gösterildi. 1950’lerden bu yana yapılan o insanları bir birinden yok etme çalışmaları içerisinde. Hani siz bunu kırmışsınız bence büyük bir başarı… Estağfurullah… Sağ olun… Keşke Türkiye’de her büyük başarı takdir edilebilse.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Keşke…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TRT dedik ama şunu sormak istedim ben aslında. TRT çok muhafazakâr bir yerdi o dönemde de. Şuan özerk ama. Şuan ki kadar da özerk değildi. Direkt bir cunta idaresine bağlı bir yerdi ama siz o dönemde “80. Adım”ı ya da “Suyun Öte Yakası”nı yaptınız…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Aslında tam 80 değil, yani “Suyun Öte Yanı”, 91 tarihlidir. Epeyce bir sonrası 10 yıl sonrasıdır.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ANAP posterleri görüyoruz sürekli…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet ama… O film ve benim ilk kez festivallere katılan hani seyirci ile sinema seyircisi ile de buluşan. İşim “Suyun Öte Yanı”. Her kes çok şaşırmıştı bunu TRT’de nasıl yapabildim diye. Her zaman çok şaşırdılar ama eğer, ben gençliğimden beri şunu söylüyorum; kararlıysanız ve bir de çok inançlıysanız halledemeyeceğiniz bir problem yok. Ben TRT’de bu anlamda gerçekten yaptığım hiçbir işte denetimden karşılaşmadım.  Benim denetim sorunlarla karşılaşmam bu senedir. İlk kez yani bazı yasaklayıcı duygularla kanal yöneticileriyle yüz yüze gelmem ilk kez bu senedir.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yani özel televizyonlar…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Özel televizyonlarda oldu evet. Çünkü bütün bu projeleri yaparken de bu sene kadar özel kanallarda. Ha evet şey yıllar önce gene bir “Alevi-Sünni” aşkını anlatan benim gerçekten çok sevdiğim bir proje vardı “Seher Vakti”. Bu anlattığı içerik nedeniyle yayından kaldırılmıştı. O bir 5-6 yıl önceydi. Ama yine de ben baktığımda kendimi söyle avutuyorum. “Seher Vakti”, 8. Bölümde yayından kaldırıldı. “Kasaba” 20. Bölümde, demek ki bir sonraki bir 39 bölüm nefes alabilecek demektir.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Umut ederim&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;ben de… &lt;/i&gt;(tebessüm var ikimizin de dudaklarında). O&lt;i&gt;nun için vazgeçmemek gerekiyor. Aslında ben de kişisel olarak çok ağır yılgınlıklar yaşıyorum.  Bu işi bırakmayı düşündüğüm çok fazla an oluyor. Sonra kendimi toparlayıp devam diyebilmeyi de bilen bir insanım. Çünkü başka türlü yaşamanın bir anlamı olabileceğine inanmıyorum.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Senaryolarınızı… Mesele bu TRT hikâyesine geri dönersek. Orada Yılmaz Karakoyunlu adı var. Yani çok büyük bir ağırlık yaptığını biliyorum. Bir Millet Vekiliydi Yılmaz Karakoyunlu ortalık ayağa kalkmıştı bunu biliyorum. Yani ben kendim bile TRT’de ilk defa “Salkım Hanım”ı yani TRT’de ilk defa izlediğimde “Salkım Hanım’ın Tanelerini” vay be bravo demiştim yani. Gerçekten hani tebrik edebilecek bir şey çünki orada gerçekten böyle “özür” demeyelim de…&amp;nbsp; &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Hayır, hayır… Özür dilemektir onlar. Bu insanlara yaptığımız… &lt;/i&gt;(birbirimizin laflarını tamamlıyoruz hem gönülde hem de dilde aynı dili konuşan insanlar olarak)&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Hatalardan…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hatalardan gerçekten hani bir bağdaşıklık kurma bir özdeşlik kurmaydı.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet, şimdi söyle düşünmeniz lazım, Yılmaz Karakoyunlu. Benim için büyük dosttur özellikle baba kaybımdan sonra onun yerini alan insandır. Ben “Salkım Hanım”ı çekmek için çok uğraştım. 3 yıl uğraştım. O zaman Yılmaz Bey devlet bakanıydı. Bana yardımcı olmak istedi para bulmak da. Ben de ona şu cevabı verdim. Hayır, sizin siyasi kimliğiniz beni hiçbir zaman ilgilendirmiyor. Kendim isterim ama onu hiçbir zaman bulaştırmam. Siz yazar olarak varsınız benim hayatımda dedim. “Güz Sancısı” için de 9 yıl bekledim. Para bulmak için yani benim için o anlamda Yılmaz Karakoyunlu ile çalışmakla Mehmet Eroğlu, yazar Mehmet Eroğlu ile çalışmak ya da Tampınar’ın bir hikâyesini “Yaz Yağmuru” uyarlamasını yapmak arasında bir fark olmadı. Ya da Yılmaz Karakoyunlu’nun “Salkım Hanım”ı çekerken, sahip olduğu hiçbir siyasi gücü kullanmayı aklımın ucundan geçirmedim. Çünki o zaman Yılmaz Bey’le benim ilişkimi ve benimle seyirciye karşı sorumluğumu zedelemiş olurdum. Sadece Yılmaz Bey’le benim aramdaki olağanüstü bir dostluk ve paylaşım ilişkisidir. Çünki Yılmaz Bey’in bütün eserlerini incelediğinizde aynı duygu vardır. Toprak, insan ve hatalardan dolayı özür dileyen eserleri var. Çok güçlü karakterler yazıyor ve çok sinematografik. Yani bizi buluşturan noktalar bunlar. Sadece TRT’deki yayınından sonra, büyük bir yani olaylar çıktı. Sizinde hatırlayacağınız gibi. O zaman ben artık şunu anladım. Artık benim bir resmi kurumla ilişkim, yani bir devlet kurumuyla olan ilişkim bitmek zorunda ve TRT’den ayrıldım. Dolayısıyla “Salkım Hanım”ın arkasında siyasetçi Yılmaz Karakoyunlu yoktur. Yazar Yılmaz Karakoyunlu vardır.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Salkım Hanım’ın Taneleri”nin sinemaya uyarlanma süreci de çok sancılı geçmiş sanırım.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet çok. Birkaç yapımcı değiştirdi ben yine sonunda TRT’yle ortak yapımdı Avşar Film yaptı. Ama hiçbir film’in çekimini beklemek “Güz Sancısı” kadar “sancılı” olmadı.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hiç Romanların adını değiştirmiyorsunuz sanırım. “Güz Sancısı” da “Salkım Hanım’ın Taneleri” de orijinal.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bir tek 80.Adım’ı değiştirdik. Yani Mehmet Eroğlu’nun o da yazarın kendi yazdığı bir senaryodur. “Yarım Kalan Yürüyüş”ü “80.Adım” adıyla uyarladı senaryoya.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Senaryolarınızı neye göre seçiyorsunuz. Ya da senaristlerinizi.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Şimdi bir kere sinema filmlerinde farklı, ben sinema filmlerinde bir senarist gibi çalışıyorum. Ben “Salkım Hanım”ı okuduğum zaman “şiddetli bir çekme arzusu” duydum. Daha okurken karakterleri canlandıracak oyuncular böyle hayalimde belirmeye başlamıştı. Beni çok heyecanlandıracak en önemlisi de öyküsü yıllar sonrada seyredildiğinde de topluma bir şeyler bırakacak projeler. Yani ben siyasi sinemayı seviyorum özetle. Ve bütün projeler, bu televizyonda da bu tavrımı sürdürmeye çalışıyorum. Toplumla nefesini yani hep toplumla aynı anda nefes almaya çalışan bir yönetmen olarak görüyorum kendimi. Yoksa hep hayalimde küçücük iki kişilik sadece aşkı işleyen projeler oluyor ama yapmak istemeye geçtiğim zaman beni bu tür projeler daha çok sürüklüyor. Yani ben mesela daha “Güz Sancısı”yla uğraşırken, “Madımak”ı yapmayı kafaya taktım. Böylece Osmanlı yani Cumhuriyet döneminin kendi açımdan çekilebilecek ve eğer Madımak’ı da çekebilirsem.&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;(içimin yaraları sanki yeniden canlanıyor dudaklarımdan gayri ihtiyari dökülüyor sözler)&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;Umut ediyorum…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Çekilebilecek bütün, “hatalarını” görsel olarak canlandırmış olacağım.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hep düşünmüşümdür, Madımak neden çekilmez diye. Madımak’ın mutlaka çekilmesi lazım…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Umarım… &lt;/i&gt;(O’da benim gibi illa ben yapmalıyım demiyor hiçbir şeye önemli olan hatalarımızı görmek çünki…)&lt;i&gt; Ben ya da bir başka yönetmen ama mutlaka çekilmesi lazım.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Katılıyorum gerçekten. Ortak yaşama bilinci içinde olduğunuzu biliyorum. Zaten senaryolarınız da hep bu çizgide. Ortak yaşama bilinci, Alevi, Sünni ya da Azınlıklarla, Müslümanlar hep ortak yaşama bilinci bu özellikle seçilmiş bir şey olduğu görülüyor. Bu size ne katıyor. Sinemacılığınızdan öte, insan olarak size ne katıyor. Ya da bize ne katmalı.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ben kendimi bir yurtsever olarak görüyorum. Yurtseverliğin temel ilkesinin de; bir insanın birey olarak kendisine yapılmasını istemediği hiçbir şeyin başkasına yapılmasına izin vermemesi olarak görüyorum. Bunların, sadece benim bir yurtsever olarak ya da kendini yurt sever olarak gören bir yönetmen olarak çabaları diye düşünmek gerekiyor. Ben geriye, çocukluğuma döndüğümde neden bu tür temalar daha çok sürüklüyor beni diye düşündüğümde; ben Antakyalıyım, çok sevgili bir babaannem vardı benim kişiliğim üzerinde çok etkili olmuştu. Her yaz babaannemin yanına giderdim. Çok kültürlü bir şehirle bu kadar yoğun bir toprak bağlantısı da benim, hayata bakışımı belirlemiş olabilir diye düşünüyorum.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Muhteşem bir coğrafya zaten Antakya.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet, muhteşem bir coğrafya.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Filmlerinizde en çok gördüğüm şeylerden bir tanesi de, Zuhal Olcay. Her yönetmen kendi oynar, böyle ufak küçük roller vardır ama sizin herhalde yerinize Zuhal Olcay geçiyor.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet, Zuhal Olcay’ın hayatımda özel bir yeri vardır. Ben hep şey diye düşünürüm. Bu ülkede doğması sanatçı olarak bir talihsizlik olduğunu düşünüyorum Zuhal Olcay’ın. Çünkü bence dünya çapında bir oyuncu Zuhal. O da her halde seve seve filmlerinizde oynuyor. Tabi, tabi “Güz Sancısı”nda bile “Nefise”ye yani “Salkım Hanım”daki “Nefise”ye bir gönderme yaptık. Büyük bir özveriyle geldi. Oynadı ve gitti.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ben de onu soracaktım ama siz benden önde çıktınız. Evet. Ama tarihler, bir 10 sene sonraya atıyor ve o…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet ama orada da işte zaten, “Nefise”nin bana göre bir 10 yıl sonrasıdır. Hala değişmemiş. Kürk ve mal peşinde koşan…  Fırsatçı insanlar…  Aslında bizim senaryomuzda “Durmuş” da vardı, Zafer Algöz’ün oynadığı o da yüklemeleri denetliyordu. Talanda. Ama Zafer Algöz istemedi oynamak. Onun için Zuhal geldi ve oynadı.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ben hep açıkçası onu hep bağdaştırırım. Hep şey derim. Hükümetlerin “2 senede” yapamadığını, halk “2 günde” yapmış.  Evet. Yani Şükrü Saraçoğlu’nun da emriyle “yasalaşmış” olan “Varlık Vergisi”i “2 yıl” uygulanmış ama sonrasında geri dönülmüş ama halk “2 günde” daha kötüsünü, daha ağırını yapmış. Bu caddeler kanla sulanmış.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Tabi canım biz çok çok azını, ekonomik nedenlerle de çok küçük bir parçasını canlandırabildik çok acıklı hikâyeler var hem “Varlık Vergisi” açısından hem “6-7 Eylül Olayları” açısından.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Varlık Vergisi”nde ilk defa çok da değinmeden “avdetiler” de işleniyor. Aslında çok hoş yani. İnsanları kötü göstermemek bir “cadı avı” başlatmamak, işte bunlar şöyle, bunlar böyle, işte suyun şurasını tutmuş hani. İnsanlar çok seviyor “cadı avı” başlatmayı. Orada bir “cadı avı” başlatılmamış ve “Halit Bey” normal, her hangi birisi…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Tabi “Halit Bey” aslında romanda Müslüman Türk’tür.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Biliyorum…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Biz onu değiştirdik. Çünki ana kahramanlarımızdan, iki tanesinin Levon’da “Aşkaleye” gitmez romanda. Biz senaryolaştırmaya başlarken…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;En büyük eleştiri de buydu değil mi? Size.  Hayır, bu değildir. Kadın neden Rumken, neden Ermeni yaptınız. Bu da yanlış anlaşıldı bazı seyirci tarafından. Çünki ben ortak isimler buldum. Lui, Levon; hem Rumlar’da var hem Ermeniler’de var. Nora… Nora, hem Ermeniler’de var hem Rumlar’da var. Zaten film vizyondayken hiç böyle bir eleştiri almadı. Ne zaman ki TRT’de gösterildi ve kıyamet o zaman koptu. Çünki devlet kanalında öyle bir filmin gösterilmesini başta MHP gibi bir parti kabul edemedi sorunu o noktadan sonra ulaştık.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ama dediğim gibi insanları “ortak yaşama bilinci” içerisinde yine ben çok sevmiyorum “cadı avlarını” . Yani işte bu Ermeni, bu bilmem ne, bu şu hani o yüzden memleketler bile benim için hiç önemli değil. İnsanların aidiyetlerinin oldukları o topraklarla bir belki getirdikleri bir şey var. Ama o ruhlarına işlemiştir insanların memleketleri ön plana çıkmaması lazım siyasi görüşleri gibi belki.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet öyle… &lt;/i&gt;Çok fazla konuşmayan, böyle çok fazla ekranlara çıkmayan. Spekülasyonlara girmeyen bir insansınız. Bu aslında çok güzel bir şey ama günümüz Türkiye'sinde pek geçerlilik göstermiyor. Bu bilinçli olarak yapılmış bir şey mi yoksa öyle gerektiği için mi yapıyorsunuz.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bu bilinçli bir tercih çünki ben çok mahcup bir insanım zaten. Övgüden hiç hoşlanmam, eleştiriyi çok severim. Her zaman benim bütün duygu dünyam, kişiliğim zaten yaptığım işlere yansıdığını düşünüyorum. Bir de benim kendimi saklı tutmamın temel nedeni de bu zaten. Sürekli kendini eleştiren ve geliştirmeye çalışan biriyim bunun için de çok sade bir dünyada kalmanız gerekiyor. Bana diğer dünya biraz ürkütücü geliyor. Bilmiyorum tam bir cevap oldu mu? İsterseniz toparlayabilirsiniz de.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Estağfurullah. Çok net oldu. Çok samimi. Sağ olun.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;Bana göre “Mübadele”, “Varlık Vergisi”, “6-7 Eylül” bunların hepsi bir üçleme. Hani siz de söylediniz. Peki, hiç “Ermeni Olayları” hakkında “Ermeni Mezalimi” hakkında bir şey yapmayı düşünüyor musunuz? Ya da orada da söz sahibi olmak ister misiniz? Çünki şuan Türkiye’de biri “açılım”, birileri “demokratik hareket” diyor, hani birçok isimler konan bir şey var. Ama biz neye nereye açılıyoruz. Kime açılıyoruz. Kendimize açılıyor muyuz? Kendi acılarımızla ne denli hem dem olacağız.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ben buna çok dolaylı bir cevap vereceğim. Yunanistan’da biz galaya gittik. “Güz Sancısı”nın ve tabi bütün Yunan basını ve televizyonu çok ilgi duydukları için filme. Ertesi gün yoğun röportajlarla geçti. Bana iki Yunan televizyoncu ve bir yunanlı gazeteci şunu sordu; aynen Türkiye’deki gibi hatta bir filmi hiç kavrayamayan bir iki eleştirmen gibi. Şöyle bir yorumu vardı. “Neden “Kız” Rum bir fahişe” diye. Bu hâlbuki benim için “Ester”, filmin en masum kişisiydi. “Ester” kendisine bebeklerle bir dünya kurmuş ve O, dış dünyada hiç açılmamış, bir aşkla beraber ilk adımını atan, saf ve masum bir Rum Kızıydı. Fahişeliği de oyun olarak yapıyordu zaten… Aslında bilincinde olmadan ve katılmadan yaptığı bir şeydi fahişelik. Bir Türk fahişe ile bir Rum fahişeyi sinemada anlatmak arasında da ayrıca benim için hiçbir fark yok. Ben onlara şöyle cevap veriyordum. Bu benim azınlık meselesini ya da bir Rum’un Türkiye’de yaşadığı zaman karşılaştığı sorunları anlattığım 3’cü film. Bir tane Yunanlı yönetmen var mı? Rumların Türklere karşı hatalarını anlatan, anlatmış olan ya da bir tane film örneği verebilir misiniz? Bu da Türk yönetmenlerinin ne kadar duyarlı olduğunu gösteriyor bu soruya da öyle bir cevap vermek istiyorum. Bir yönetmenin görevi bence kendi toplumun hatalarını gözler önüne sermek. Ben bir ermeni yönetmenin de aynı tarafsızlıkla ve aynı duyarlılıkla kendi meselesini ve hatasını anlatmasını daha doğru buluyorum.  Çünkü “Salkım Hanım” için ben para bulamıyordum, en son çok sevdiğim biridir İshak Alaton. Onla bir toplantı yaptık. Toplantıya danışmanımız Murat Belge de katılmıştı ve Murat Bey şunu söyledi o toplantıda. Sizin asla ekonomik katkıda bulunmamanız gerekiyor bu projeye. Çünki biz Türklerin görevi bunu anlatmak. “Varlık Vergisi”, orada çekilen acıları. Önce çok sinirlenmiştim Murat Bey’e. Masa altında tekme falan vuruyorum, ne yapıyorsun. Ben filmi çekemiyorum diye. Düşününce her zamanki gibi ona çok hak verdim.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Evet, muhteşem bir zekâ zaten. Ben illa bir “soykırım” bir şey… Çünki sizin filmlerinizde bütün bu acılar bir fon. Bir aşk var. Ve o aşkın gerisinde bir acı…  Yani aslında bu olaylar bir fon…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet… Beni hep karakterler, insanlar ve onların çektikleri acı ilgilendiriyor. Sinemayı da bu ilgilendirir zaten. Çünki sinema bence bir kameranın önündeki iki insandır. O insanların duygularını anlatmaya hizmet eder sinema.  Fonu oluşturan olaylar ve onların karşılaştıkları haksızlıklar ve içinde yaşadıkları dönem. Ama bu fonun önündeki benim asıl öznelerim karakterler.&lt;/i&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Feride…” Metis Yayınlarından çıkmış sanırım şimdi tam olarak hatırlamıyorum onun “Anneannem” isimli bir kitabı var okudunuz mu bilmiyorum.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Feride Çiçekoğlu mu? Hayır… (Asistanı Ceren hatırlatıyor )&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Fethiye Çetin” olmalı. Fethiye Çetin, a evet…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Hayır okumadım.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çok enteresan bir kitap. Naçizane tavsiye ederim. Hadimi aşmayarak.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;A o nasıl laf, Hayır, estağfurullah ben mutlu olurum.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çünki şey orada anlattığı şu bu kadın aslında normal herhangi birisi. Ama bir gün bir “Ermeni Avdetisi” olduğunu fark ediyor. Bunu araştırıyor ve köklerini buluyor. O süreçte yaşananları anlattığı bir kitap, çok entrasan.  Ben hep sinemaya uyarlanması gereken bir özelliği olduğunu düşünmüşümdür.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;İlginç…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çok önemli sanat gruplarıyla çalışıyorsunuz. Dokulu tarihi filmler çok ben şeye çok şaşırmıştım. Çünki ben askere gittiğimden önce özellikle hani ne kadar çok gezmek istediğim mekânları geziyordum, Beyoğlu adalar cihangir gibi. İşte kaldırımlara dahi bakıyordum. Filmde şunu gördüm. Kaldırımlar benim her zaman benim gördüğüm kaldırımlar değil. Düz taş olması gerekirdi tabii ki, bir arkadaşıma sordum tabi dedi ki aynen şu ifadeyi kullandı amiyane lütfen kusuruma bakmayın, “vallahi müthiş dedi. Kadın çıldırmış olmalı sanırım,   bütün Beyoğlu’nu söktürmüş ve oralara Arnavut kaldırımları yaptırmış... (gülüyoruz beraber).&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Haha. Yok, o sadece bunu da Türkiye'de yapan ilk yönetmen bendim. İlk kez “Kanto’dan Tango’ya da yapmaya başladım ben bunu. Rulo halinde. Dvd’de gördüm… Rulo halinde sarılabilen, yapay kaldırım taşları yaptırıyoruz ve kaldırım taşlarının kaldırıldığı her sokağa onu seriyoruz. Ben tabi teknolojiyi çok iyi takip eden bir yönetmenim.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Farkındayım, son sahnedeki greenbox…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet. Onun için de bir de çok iyi sanat yönetmenleriyle çalışıyorum. Hatta benim çalıştığım bir sanat yönetmeni şimdi başka bir yapımcı ile çalışıyor. Dönem işi yapacaklar. Böyle böyle kaldırım taşlarından söz etmiş, yapımcı; ne var ya toz ekeriz oraya toprak ekeriz. Yani bu aslında sinema bilinci ile ilgili bir şey. Biz halen endüstri olarak, sinema endüstrisi olarak işin çok gerisindeyiz. Avrupa’nın da Amerika'nın da. Ama asgari şeyleri yapmaya çabalıyorum ben. Yaz yağmurunda Türkiye'nin en büyük platosudur. İlk kantodan Tangoya’dır yani ben 60 tane mekâna plato kurdurmuştum. Yaz yağmurunda biz çünki sonunda yanacağı için ev, evi inşa ettirdik. Orada tam hayalimdeki gibi çalıştım yani odalar bir birine geçmeliydi. İstediğim gibi kamerayı kullanabiliyordum. Kaldırtıyordum çünki duvarı. Evin içinde büyük bir özgürlüğü vardı kameranın. Bütün bunlar aynı zamanda filminizin ekonomisiyle de alakalı bir şey ama ben, geçen aslında filmini sinemada seyredebilen bir yönetmen değilim. 9 Eylül üniversitesi bir söyleşiye çağırmıştı orada seyrettim Güz Sancısı’nı çocuklarla birlikte. Mesela çok eksik buldum 6-7 Eylül’ü. Aradan 1 yıl geçtikten sonra. Bunun nedeni de gerçekten ekonomik, mesela figürasyonu az buldum.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bin tane eksik buldum.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Beş yüz figürasyon vardı.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bin figüran kullandığımız sahneler de oldu. Bine yakın. Ama yine de tabi. Şimdi bizim bütçemiz 2,5 milyon dolardı. Ben, Avrupa'da vasat sayılabilecek bir bütçe, 100 milyon dolarlık bir bütçe şey sayılıyor, bağımsız sinema. Arada uçurum var. Şimdi ben 100 milyon dolarla 6-7 Eylül’ü olağan üstü çıkarabilirdik Türk sinemacıları olarak. Ne yazık ki böyle imkânlarımız yok. Ve hep eksik çekiyoruz filmleri bu yüzden.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yazıda da yazdım ama size de sormak isterim orada özellikle “haçı” Ortodoks camianın tersine çiziyor insanlar. Ortodoksların istavroz çıkarmalarının tam tersi yönünde. Yani sanki Katolik gibi onlardan değilmiş gibi çiziyor. Bu özelikle mi yapılmış bir şey.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ama onlardan olmayan insanlar çiziyor zaten. Evet, onu yapan Türkler. Ama bu benim bilinçli yaptırdığım bir şey değildi. Bunu bana bir yabancı gazeteci de sordu. Aslında da güzel olmuş çünki şundan dolayı. Bana da çiz deseler, bir kendi bilincimle çizerim yani anlatabiliyor muyum? Oradakiler de, o dine uzak hatta karşı insanlar yani. O haçı çizenler gerçek bir olay. Bir gün önceden haçlar çizilmiş. Sadece biz bir hata yaptık. Onlar daha küçük çizilmiş, biz biraz maalesef orada bir film hatasıdır o. Benim hatam yani.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;O adam bu işi biraz zevkine yapıp belki böyle iyice boyamış.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ama işte o çok şey, büyük harfli bir şey. Ben hep küçük harfleri sevdiğim için. Yani küçük harfle anlatımı. Onu daha küçük yapabilirdik.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Karakter, yani filmin adının yazıldığı font, özel mi seçildi o bir kiliseden alıntı mı?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Hayır, onun tasarımı yazarlarımızdan Nilgün Öneş’e aittir. Başka bir amacı yok. Dönem filmine uygun bir yazı tasarımı. Nilgün birkaç tasarım denedi. En beğendiğimizi kullandık ortak olarak.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ben orada o haç durumu aslında şöyle düşünmüştüm. Bizanslılar Istanbul’u bizi terk ettikleri zaman. Tabi Fatih Sultan Mehmed alıyor ama bir bakış açısıyla da terk ediyorlar. Çünki Vatikan’dan destek almak istiyorlar. Ama Vatikan diyor ki Rumlar’a “Katolik olursanız” ben size destek veririm bilirsiniz bu hikâyeyi. Evet… Onlar da diyorlar ki Katolik olacağımıza Osmanlı kisvesi tercih ederiz diyorlar. Bize yaptıkları bu şıklığı biz böyle mi teşekkür ettik babında bir çözümleme yapmıştım ama.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;A yok bunlarla alakası yok. Ama güzel işte… Seyirci, siz de bir seyircisiniz.&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt; Tabii ki tabii ki…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bence böyle şeylerin yorumlanması güzel…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ben asla bir filmi acaba nasıl çektiler, buradaki şu sahneyi nasıl yaptılar diye hiç izlemedim. Ama şunları takip etmek çok hoşuma gidiyor, Artun Hoca’dan da bunu öğrenmiştim. Filmin, yani her yönetmen bir derdi olduğu için film çeker ve dertlerini bir yerlere sıkıştırır. Bizim görevimiz bunları bulmak derdi. Ben de biraz onu yapmaya çalışıyorum kendimce.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Evet, benim oğlumda şunu söyler, benim oğlum da sinemacı. Senin filmlerinin bir özelliği var…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ilgaz Bey mi?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Evet. Bu gerçekten doğru bir tespit. Çünki benim böyle seyirciye gizli hazırladığım sevimli tuzaklar vardır. Tuzak belki yanlış bir kelime oldu da. Yani o seyredildikçe çözülen bazı sahnelerin öyle bir özelliği vardır. Yani 2. Seyirde daha doğru geçer.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Katılıyorum. Cahilliğimi bağışlayın ama hanım’ın çiftliği ile sizin bir ilginiz alakanız yok… (gülüyoruz beraber…)&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Hayır, hayır hiç ilgim yok...&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Aklıma direkt bu gelmişti.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ama bunu bana o kadar çok soran var ki, neden çünki Faruk Taber onun yönetmeni ve bütün başarısını da bence Faruk’a aittir. Çok titiz çok ayrıntıcı biz hatırla sevgili de çalışmıştık Faruk’la. Onun için de bu tip dönem işlerini de ben başlattığım için seyircide böyle bir algı oluştu. Otomatikman benim bir bağlantım olduğunu düşünüyorlar.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hatta oradan arkadaşlarım var, ulaşmaya çalışıyorum size bulamıyorum telefonunuzu. Ve aklıma hani şey geldi ya settedir ya bir şekilde bir yerdedir. Ve bulamadım ve dedim ki her halde bu dizide bir şekilde bir arkadaşıma sorayım buradan bir bağı var mı diye oradan erişebilirim belki.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Yok ama benim bu sezon en beğendiğim hani tutan diziler içerisinde “Hanım’ın Çiftliği”dir. Güzel bir dizi yani…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Onu ben de ara ara küçük anlattığı anekdotlar... Özellikle Nazım Hikmet ile ilgili bölümü gerçekten takdire şahaneydi… Siz de bunu şeyde yapıyorsunuz…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Hatırla Sevgili’de çok yaptık. Edebiyatçılar, şairler, yapmaya çalıştık yani…&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;/i&gt;Dizileri sayarsak böyle gerçekten tarih algısı yapıyorsunuz.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Şimdi ilk yıllar önce, ilk bu işi başlatan özel kanallarda benim. “Çökertme” türküsünden yola çıkarak, “Kurşun Yarası”nı yaptık. Her kes çok şaşırmıştı bir dönem dizisi özel kanalda tutmaz diye gün birincisi oldu. Onu “Çemberimde Gül Oya” takip etti. Sonra “Kırık Kanatlar” sonra da “Hatırla Sevgili”. En son da “Bu Kalp Seni Unutur mu”? Karayılan… “Kara Yılan” da var ama maalesef, uzun süremedi. Aslında çok güzel bir işti aslında “Kara Yılan”. Bence biraz Türkiye’de erken yapılmış bir işti. Çünki “Kurtuluş Savaşı”nı Güneydoğu’dan bir Kürt kahramanla anlatmak için henüz erken…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt; Şu tarihlerde uygun bir proje olarak yeniden revize edilebilir belki? Evet, aslında, yani “Kurtuluş Savaşı”na Kara Yılan’ın katkısı çok büyüktür.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çok teşekkür ederim gerçekten keyifli sohbet için…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Rica ederim…&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sizin eklemek istediğiniz şeyler varsa…&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ben bana gösterdiğiniz bu ilgiden dolayı çok teşekkür ederim. Bu yazıları okuyacağım… &lt;/i&gt;(sohbet başlarken takdim ettiğimiz yazılar ellerinde)&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Teşekkür ederim.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Keyifli okumalar…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8421795027094796285?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/8421795027094796285/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=8421795027094796285&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8421795027094796285'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8421795027094796285'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/07/tomris-giritlioglu-ile-oglen-yemegi.html' title='TOMRIS GİRİTLİOĞLU İLE ÖĞLEN YEMEĞİ'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-3881832277750385388</id><published>2011-07-01T11:11:00.008+03:00</published><updated>2011-07-01T12:27:46.567+03:00</updated><title type='text'>Katliam'ın "Bilmem" Kaçıncı Yılı..(!)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-JUdoqerfWrQ/Tg2JbXkcQ7I/AAAAAAAAAdQ/ula5YmdWWYU/s1600/DSC_0001.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 287px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-JUdoqerfWrQ/Tg2JbXkcQ7I/AAAAAAAAAdQ/ula5YmdWWYU/s320/DSC_0001.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624302612931953586" /&gt;&lt;/a&gt; 2 Temmuz 1993'te insanlar bir araya gelmişlerdi "özgürlük" için "barış" için "eşitlik" için ama onları anlamayanlar da vardı çevrelerinde. Keşke tek kusurları onları anlamamak olsaydı. Onlar bir de bu insanların "Şeytan'ın adam(lar)ı olduğunu düşünüyorlardı. Hele içlerinden biri vardı, Aziz Nesin adında "işte onun katli vacipti" diyordu bağrışmalar.&lt;br /&gt;Nesin'i kimse gülmece edebiyatın, kara mizahın sivrilen ismi olarak tanımıyordu. Bir kalabalık ki ne kalabalık tozu dumana kavuşturarak o bölgedeki halkın severek tükettiği bir sebzeden adını alan otele doğru yürüdüler. Madımak yakılmalı diye bağırıyordu kalabalık! Öyle de yaptılar. Yaktılar ama yalnız oteli değil, insanları, umutları, yürekleri de yaktılar; Madımak’la beraber. Bilmem onlardan biri de "acaba biz ne yapıyoruz diye sormuş mudur kendine". Kitle psikolojisi içinde psikolojisi birbirinden bozuk bir grup "güruh" o genç, o umutlu, o neşeli, o daha her şeyi tanıyamamış insandan aldı hıncını.&lt;br /&gt;Dünya kurtulmuş muydu acaba onlara göre (?)&lt;br /&gt;En korkulan şeydir cehalet ve korkması gereken asıl insanlar da nedense yine "Aydınlar" olmuştur. Otuz üç aydın ve iki otel görevlisinin yakıldığı yer olan Madımak Oteli bir dönem  "kebap salonu" da oldu. Ne kadar ironik değil mi?&lt;br /&gt;"…ha köfte ha insanlar…" bazı zihniyetler için ikisinin arasında da bir fark yok ne yazık ki. Bir şey değişmiyor "onlar" için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/--WKjhfoU-3s/Tg2Jtef7tqI/AAAAAAAAAdY/JQQAgxx3RB4/s1600/33562.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 256px;" src="http://4.bp.blogspot.com/--WKjhfoU-3s/Tg2Jtef7tqI/AAAAAAAAAdY/JQQAgxx3RB4/s320/33562.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624302924029736610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca Sivas’ta öldürülen “otuz yedi kişi” dedik durduk, oysa o iki “kişi” de “yakanlardandı”. Onları yakmaya gelmişler ancak “kendi ateşleriyle” yanmışlardı. Biz onları da andık, onlara da türküler söyledik yıllar yılı. Onlarda yanmıştı çünki, onların da ocaklarına “ateş düşmüş” anneleri, babaları, ağabeyleri, kız kardeşleri de hasret yaşamıştı. Yaktıkları ateş onların değil, onları bekleyenleri en çok yakmıştı.&lt;br /&gt;Aziz Nesin son çare olarak, bir odaya sığınmış, uyuyarak ölmeyi bile düşünmüştü, eğer içeri girerlerse “ölüme korkmadan” yaklaşmak için.&lt;br /&gt;Bir mucize oldu. Bir itfaiye eri yaklaştı, işte sonunda onun ya yazdıklarına kulak asan biri çıkmıştı belki. Fakat hey hat nerede! Tanımıştı yakmaya meyilli bir güruhun ferdi onu. İtfaiye eri de can havliyle ona sarılan bu yaşlı adamı olduğu gibi kalabalığın üzerine fırlattı.&lt;br /&gt;Hıncı geçmemişti, bu güruhun geçer gibi de değildi, almadan otuz üç kişinin canını sönmedi içindeki kin ateşi.&lt;br /&gt;İşte o olayın bedelini hayatı ile ödeyenler; &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-2lrDP7hmoR0/Tg2KH11MF_I/AAAAAAAAAdg/i5jIBRaYuJY/s1600/madimak.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 126px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-2lrDP7hmoR0/Tg2KH11MF_I/AAAAAAAAAdg/i5jIBRaYuJY/s320/madimak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624303376969504754" /&gt;&lt;/a&gt; Nesini Çimen :Üç telli curanın üstadı. Sarız 1926&lt;br /&gt;Asım Bezirci: Sosyalizm ve Edebiyat. Erzincan 1927&lt;br /&gt;Metin Altıok: Kara kutu, şiir, felsefe. Bergama,1941&lt;br /&gt;Muhlis Akarsu: Kula kulluk yakışır mı? Kangal 1948&lt;br /&gt;Behçet Aysan: Sefa'sını ölümüne öğreten şair. Ankara 1949&lt;br /&gt;Muhibe Akarsu: Akarsuyum böyle miydi ahdımız? Kangal 1958&lt;br /&gt;Edibe Sulari: Davut Sulari'nin yadigarı. Erzincan 1953&lt;br /&gt;Uğur Kaynar: Militan, şair, elyazarı. Zara 1956&lt;br /&gt;Asaf Koçak: Yok devenin kuşu, bir sır "Cop Cumhuriyeti"nin çizeri, Yerköy 1957&lt;br /&gt;Erdal Ayrancı: Hep barikatın başında. Niğde 1958&lt;br /&gt;Sehergül Ateş: Biz onunla baba kız değildik. O hem sırdaşım, hem yoldaşım, hem dayanağım ve gücümdü; babasının sözleri. Ankara 1953&lt;br /&gt;Hasret Gültekin: Koçgiri'den, Han Köyü'nden. 1965&lt;br /&gt;Muammer Çiçek: Bir oyun yazdı "İnadına Yaşamak".Yalınyazı Köyü, Zile 1967&lt;br /&gt;Gülender Akça: Abidin ve Sultan'ın gözbebekleri. Divriği'nin Şahin Köyü'nden, 1968&lt;br /&gt;Mehmet Atay: Şahanım, Şahdamarım, yangın yüreklim. Divriği 1968&lt;br /&gt;Sait Metin: Uzundu, uzundu dedemin boyu. Divriği 1970&lt;br /&gt;Carina Johanna: Alevilik araştırmacısı, "yabancı değil". Hollanda 1970&lt;br /&gt;Gülsün Karababa: Babası "Kýzým benden daha iyi saz çalacak" derdi. Divriği 1971&lt;br /&gt;İnci Türk: Çiçek açar domur domur dal verir. Balıkesir 1971&lt;br /&gt;Huriye Özkan: Havanın yüzünde semah dönerken. Ankara 1971&lt;br /&gt;Murat Gündüz: Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, en sevdiği dize.Ankara 1971&lt;br /&gt;Ahmet Özyurt: Çok seviyorum düşüncelere dalmayı. Enstein gibi düşünerek kendimden geçmeyi. Kendi dizeleri. Ankara 1972&lt;br /&gt;Handan Metin: Tüm güzellikleri toplayıp uzun bir yola çıktın. Ankara 1973&lt;br /&gt;Yeşim Özkan: Ballıhan, erenlerin bal çiçeği. Ankara 1973&lt;br /&gt;Yasemin Sivri: Kamber'in profesörü, kitap kurdu. Ankara 1974&lt;br /&gt;Serpil Canik: Kuş olup güvercin donunu giyen, Uyan dağlar uyan Serpil geliyor. Ankara 1974&lt;br /&gt;Serkan Doğan: Başıma kızıl bağla, arkamdan ağıt yakma anam, Ankara 1974&lt;br /&gt;Belkıs Çakır: Güne Umut'tan. Ceylanlara karışıp semaha duran. Ankara 1975&lt;br /&gt;Nurcan Şahin: Kim yakıştırabilir sana ölümü? Ankara 1975&lt;br /&gt;Özlem Şahin: Okur, meraklı, yerinde duramaz, yaşam delisi. Ankara 1976&lt;br /&gt;Asuman Sivri: Semah, semah tutkunu, abisinin delisi. Ankara 1977&lt;br /&gt;Menekşe Kaya: Sazı elinde İsmail'in.Ötme bülbül ötme gönlüm şen değil. Ankara 1977&lt;br /&gt;Koray Kaya: Pir Sultan'ın genç şehidi. Ve hep öyle kalacak. Ankara 1981&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dakikanızı ayıkarak biraz olsun empati kurmaya çalışın lütfen, en azından bunu hak ediyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saygı ve sevgilerimle;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu on the&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;TWITTER &lt;/a&gt;| &lt;a href="https://www.facebook.com/muradcobanoglu/"&gt;FACEBOOK &lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-3881832277750385388?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/3881832277750385388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=3881832277750385388&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/3881832277750385388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/3881832277750385388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/07/katliamn-bilmem-kacnc-yl.html' title='Katliam&apos;ın &quot;Bilmem&quot; Kaçıncı Yılı..(!)'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-JUdoqerfWrQ/Tg2JbXkcQ7I/AAAAAAAAAdQ/ula5YmdWWYU/s72-c/DSC_0001.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-5027581080103398113</id><published>2011-06-15T09:00:00.004+03:00</published><updated>2011-10-09T10:24:20.270+03:00</updated><title type='text'>CHE</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-2QmRgtjuM50/TfhMX6U0GVI/AAAAAAAAAcw/4tk6eBGR8gI/s1600/che74.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 143px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-2QmRgtjuM50/TfhMX6U0GVI/AAAAAAAAAcw/4tk6eBGR8gI/s200/che74.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618324508821952850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Arjantinli bir gerilla dediler Ona&lt;br /&gt;Halkı aç, savaşa gitmiş O Bolivya’da&lt;br /&gt;Vurmuşlar Onu, &lt;br /&gt;Kabul etmemiş kimse bunu&lt;br /&gt;Parmağını kesip göndermişler,&lt;br /&gt;Öldüğünü söylemişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;07. 07. 1997&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu on the&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/MVCHO"&gt;TWITTER &lt;/a&gt;| &lt;a href="http://facebook.com/muradcobanoglu"&gt;FACEBOOK&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-5027581080103398113?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/5027581080103398113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=5027581080103398113&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5027581080103398113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5027581080103398113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/06/che.html' title='CHE'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-2QmRgtjuM50/TfhMX6U0GVI/AAAAAAAAAcw/4tk6eBGR8gI/s72-c/che74.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-3295310956179283375</id><published>2011-05-28T23:25:00.001+03:00</published><updated>2011-05-28T23:27:09.245+03:00</updated><title type='text'>Aşk İncitmez</title><content type='html'>Aşk da incitemez seni&lt;br /&gt;Yarin yanağı da.&lt;br /&gt;Yüksel &lt;br /&gt;Yükelebildiğin kadar.&lt;br /&gt;Nasılsa &lt;br /&gt;Kanatlarının bal mumundan yapılmış&lt;br /&gt;Yaklaşamazsın güneşe &lt;br /&gt;Yanarlar...&lt;br /&gt;Düşersin geceye.&lt;br /&gt;İncitmez toprak ana seni&lt;br /&gt;Basar bağrına.&lt;br /&gt;Sarar &lt;br /&gt;Kendi çocuğu gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;09.04.2011::.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu on the&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TWITTER &lt;/span&gt;&lt;/a&gt;| &lt;a href="https://www.facebook.com/muradcobanoglu/"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;FACEBOOK&lt;/span&gt; &lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-3295310956179283375?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/3295310956179283375/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=3295310956179283375&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/3295310956179283375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/3295310956179283375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/05/ask-incitmez.html' title='Aşk İncitmez'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8484195175050325769</id><published>2011-04-28T21:32:00.002+03:00</published><updated>2011-04-28T21:32:47.230+03:00</updated><title type='text'>UMUT</title><content type='html'>Bir sırdır hüzün&lt;br /&gt;Yakar hem seni&lt;br /&gt;Hem senin üstündekini&lt;br /&gt;İncitir kalbimi resimler&lt;br /&gt;Yanan çalılarla konuşmak da&lt;br /&gt;Yetmez sana&lt;br /&gt;Ama umudun yaşadıkça&lt;br /&gt;Sen de yaşarsın unutma&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;mart 06&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8484195175050325769?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8484195175050325769'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8484195175050325769'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/04/umut.html' title='UMUT'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8042083404483390080</id><published>2011-03-30T23:06:00.005+03:00</published><updated>2011-03-30T23:15:27.411+03:00</updated><title type='text'>ÇOCUK İSTİSMARI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-oOZks1p6cF0/TZOPN59yo6I/AAAAAAAAAbE/2g_sJ5xyG1s/s1600/196544_10150145947884690_580264689_6710261_3231485_n%2B%25281%2529.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 292px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-oOZks1p6cF0/TZOPN59yo6I/AAAAAAAAAbE/2g_sJ5xyG1s/s320/196544_10150145947884690_580264689_6710261_3231485_n%2B%25281%2529.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5589969031557981090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk istismarı tüm dünyanın tartıştığı elzem konulardan. Hele de hepimizin ÇOCUKLARI, YİĞENLERİ, TORUNLARI olduğunun da hesabını tutarsak işin içine ÇOCUĞUN bir insan OLARAK haklarının İHLALİNDEN çok EBEBEYİNLERİN çocuklarına KONDURAMADIKLARI tozu başkalarında görmelerindeki SİNİR harbi de eklenirse DURUMUN vahameti bin kez daha da artıyor!&lt;br /&gt;Peki sadece ÇOCUK istismarı, bazı PEDOFİLİ, PEDOMANIA, gibi sapkın davranışlar içinde mi ele alınmalı...&lt;br /&gt;Yok mu oğlunu, yiğenini, torununu KOMŞUYA tanıtırsan bizim oğlanın "çükü" ŞU KADAR oğlum! diyen AVAM takımı...&lt;br /&gt;Yok mu? Kızını, torununu, yiğenini, kardeşini, YARIŞMALARDA süründürüp de YETENEK SAHİBİ OLMADIKLARINI AÇIK AÇIK söyleyen bir yarışmada SABAHLATANLAR...&lt;br /&gt;Yok mu acaba; Kızlarının, oğullarının, torunlarının, kardeşlerinin; küfür ederken,  maç sloganı atarken, ağlarken, çektikleri VİDEOLARINI paylaşım ortamlarından PAYLAŞANLARI ebebeyinler.&lt;br /&gt;Yok mu ha?&lt;br /&gt;Pedofiliyi sadece HOMOFOBİ ile durduracağını sanıp, HETOROSEKSÜEL pedofilicileri aklayanları ise hiç saymıyorum.&lt;br /&gt;Ya "eli ekmek tutsun", "hayatı öğrensin" türüğünden bazı yaklaşımlarla ÇOCUKLARI çalıştırmaya kalkan AİLELER onlar suçlu değil mi?&lt;br /&gt;Uğur Dündar'ın zamanın evvelinde ÇOK ünlü bir İNŞAAT devinin TUĞLA fabrikasında gördüğü ÇOCUK kelimesinden sonra asla kullanılamayacak başka bir kelime olan "İŞÇİLER"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar suçlu değil değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi birileri POPÜLİST ahlakçılığa soyunuyor,&lt;br /&gt;Ne olsun!&lt;br /&gt;Efenim hadım edelim bu ahlaksızları diyor bir taraf&lt;br /&gt;Diğerin ondan gür çıkması lazım ya sesinin...&lt;br /&gt;Hadım olur mu hiç? İran gibi vincin üstünde sallandıracaksın diyor ötekisi...&lt;br /&gt;Bakın İDAM cezasının kalmasını SAVUNMAMIN yegane iki nedeni vardır...&lt;br /&gt;Birincisi SUÇLU olarak gördüğümüz, linç etmeye kalktığımız, sırf vicdanlarımız biraz daha soğusun ve kendi içimizdeki başka bir yerinden pedofilici ruhu aklamak ister gibi TAŞLADIĞIMIZ, bir YUMRUK da benden dediğimiz insanların SUÇSUZ olabileceği GERÇEĞİ...&lt;br /&gt;Bu bizi RAHATSIZ etse de, uygar ve demokratik ülkelerde "suçu istaptlanana kadar her kes masumdur" yazar HUKUK kitaplarında...&lt;br /&gt;Bizim bu KISASA KISASÇI zihniyetimin altında tabii ki hazmedemeğimiz bir demokrasi kültürü var, ona şüphe yok!&lt;br /&gt;Ancak ben dahil hepimiz VURUN ŞU ŞAHSİYETSİZİN kellesini dememizin bize bir şey kazandırmadığı da ORTADA...&lt;br /&gt;Bizim daha çok yeni bir HÜSEYİN ÜZMEZ vakamız var!&lt;br /&gt;Tartışılan adli tıp raporlarımız var...&lt;br /&gt;Şimdi biri çıkıp da AHMET, MEHMET BEY, HATÇE NENE aslında PEDOLİ HASTASIYMIŞ dediğinde MAHELLESİNİN ona vereceği cevap ne olacak acaba...&lt;br /&gt;Ünlü bir İtalyan ceza savcısı demiş ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bana bir kişiyi gösterin iki cümleyle ben onu idam sehpasına çıkarırım"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizce bu nasıl mümkün olacaktı...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Haklısınız MİLLETÇE SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIĞA BULANIKIZ, Yolumuz AÇIK olsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbetle&lt;br /&gt;30.04.2011 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu on the&lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;TWITTER &lt;/a&gt;| &lt;a href="http://muradcobanoglu.com/"&gt;WEBSITE&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8042083404483390080?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8042083404483390080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8042083404483390080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/03/cocuk-istismari.html' title='ÇOCUK İSTİSMARI'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-oOZks1p6cF0/TZOPN59yo6I/AAAAAAAAAbE/2g_sJ5xyG1s/s72-c/196544_10150145947884690_580264689_6710261_3231485_n%2B%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-5671458574887050629</id><published>2011-03-26T20:16:00.002+02:00</published><updated>2011-03-26T20:19:40.869+02:00</updated><title type='text'>Ey Dionysos Rahipleri;</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-UaaiXDvr_R0/TY4trT6PRDI/AAAAAAAAAa0/Z9jAtNRejDA/s1600/197543_1796702630740_1034961931_2019964_4706161_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 237px; height: 317px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-UaaiXDvr_R0/TY4trT6PRDI/AAAAAAAAAa0/Z9jAtNRejDA/s320/197543_1796702630740_1034961931_2019964_4706161_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5588454409715532850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz yine geçirin halkın arasından "Fallus"u avam kitle gülmeye devam etsin. Biz birlikte kurban edelim egolarımızı "tiyatronlarda". Bilelim dünyada bilinmeyen gizemleri, kutlayalım dün dünya ile birlikte, ezgisini söyleyelim kültürlere göre adı değişen Bacchus'un. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve indiğinizde gök yüzündeki sahnenizden yere, orda "yarı tanrılarla buluşmaya devam edin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm, Tiyatro Emekçilerinin ve değerli hocalarımın 27 Mart Dünya Tiyatrolar gününü en içten dileklerimle, dünyanın dönüşünün daima Sanat yanında olması dileğiyle kutlarım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi ve Saygılarımla&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-5671458574887050629?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5671458574887050629'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5671458574887050629'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/03/ey-dionysos-rahipleri.html' title='Ey Dionysos Rahipleri;'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-UaaiXDvr_R0/TY4trT6PRDI/AAAAAAAAAa0/Z9jAtNRejDA/s72-c/197543_1796702630740_1034961931_2019964_4706161_n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-1783986923759141947</id><published>2011-03-20T18:19:00.003+02:00</published><updated>2011-12-10T20:16:46.196+02:00</updated><title type='text'>İNSANAT BAHÇESİ</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-fL5aoZyeDog/TuOdh69qtGI/AAAAAAAAAn8/ZQjZeblVMvE/s1600/www.yeniresim.com_-_Eski_stanbul_Resimleri_-_Beyolu.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: center;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://3.bp.blogspot.com/-fL5aoZyeDog/TuOdh69qtGI/AAAAAAAAAn8/ZQjZeblVMvE/s400/www.yeniresim.com_-_Eski_stanbul_Resimleri_-_Beyolu.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Alış Veriş Merkezleri, popüler ismiyle AVM’ler gelişen Istanbul’un yeni yüzü. Bunu anlıyorum. Yeni gelişen uydu kentlerin hemen yamacına bir de AMV kondurmak olmazsa olmaz. Zira  çağdaş bir uydu kent oluşturmak, o kette oturanların alış-veriş yapacakları bir de mekan olmak zorunda. Her Istanbullu’nun özel aracı yok sonuçta nereden gidecek sürekli kentin göbeğine.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Kaldı ki sineması, tiyatrosu, yeme içme mekanları, marketleri ile bir yaşam alanı oluşturmaları gerekiyor. Bu doğal bir süreç tabii dediğim üzere. İlk AVM’miz sanırım ablamla o sıradaki evimize pek yakın olan GALARIA AVM’di. Alt katında bir de bowling ve paten sahası vardı, halen de vardır sanırım. Ancak o ilk çekiciliklerinin ardından bize yine de unutturamamıştı BEYOĞLU’nu. Sırasıyla, AK MERKEZ, CAPITOL, CARUSEL daha niceleri eklenmişti. Üstüne üstlük yürüyen merdiven halk asansörü gibi yeni teknolojik icatlarla da tanıştırmıştı bizi. Artık "Alamancılar", bize o kadar da çok hava atamıyordu. Bu yüzden belki de çok sevmiştik bu AVM’leri.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-RsZsQnCsUcA/TuOddFoaejI/AAAAAAAAAnk/VPhLL3IZqWw/s1600/beyoglu1upre4.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="201" src="http://1.bp.blogspot.com/-RsZsQnCsUcA/TuOddFoaejI/AAAAAAAAAnk/VPhLL3IZqWw/s320/beyoglu1upre4.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Birbiri ardınca AVM’ler açılıyor, Istanbul’un en büyüğü, Avrupa’nın n büyüğü, en çok kapalı alana sahip, en çok açık alana sahip, en yüksek, en derin, en… en… en… diye devam ediyordu! Acaba farkında mıydık o yıllarda bizim, yaklaşık 9 kilometrekarelik alanıyla; dünyanın en büyük AVM’sine sahip olduğumuzu. Neresi mi? Tabii ki Beyoğlu!&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-bdFxeb7bnLA/TuOdgc37wYI/AAAAAAAAAn0/ze1fdqWshLA/s1600/istiklal3yphp7.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: center;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-bdFxeb7bnLA/TuOdgc37wYI/AAAAAAAAAn0/ze1fdqWshLA/s320/istiklal3yphp7.jpg" width="249" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Beyoğlu bir dikine ya da yataylamasına uzanan bir BETON YIĞINI olmadığı gibi dünyanın yaşam alanı en çok olan da AVM’sidir kuşkusuz. İçinde onlarca tiyatro –ki eskiden yüzlerceydi bilirsiniz- Sinema Salonu, hediyelik dükkanları, Kokoreççileri, Balık Pazarı, Kiliseleri, Camileri, Sinagogları, daha sayamayacağınız onlarca özelliğiyle AVM’cilerin sonradan başlattıkları hem YAŞAM alanı, hem de İBADET alanı, hem İÇME hem de YEME alanlarına sahip dev bir yapılar bütünü. Canınız sıkıldı mı? Balık Pazarıda Cumhuriyet ya da Pano Meyhanelerine uğrar bir kadeh içer keyif bulursunuz? Müslümansanız Cuma’yı Nazım Hikmet’in ecdadının yaptırttığı Hüseyin Ağa Camii’nde, Yahudi-Musevi iseniz Sept Gününü, ya Neve Şalom Sinagogunda ya da Şimdilerde cemaat azlığında Müze olan Zülfaris Sinegogunda Tanrı’ya bir dua okur, Hristiyan Katolikseniz ya Sent Antuan ya da biraz aşağıdaki Sent Maria'ya. Ortodosk iseniz Evangelistra Rum Kilisesi’nde; Gregoryan Ermeni iseniz Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi’nde girerdiniz “Pazar ayinine”.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-GT_n0XTe-Zo/THpd2uUz9uI/AAAAAAAAASU/xGrWWNXawS4/s1600/emek-sinemasi-b5.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="152" src="http://1.bp.blogspot.com/-GT_n0XTe-Zo/THpd2uUz9uI/AAAAAAAAASU/xGrWWNXawS4/s320/emek-sinemasi-b5.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Gece oldu mu da eski Nahum Tiyatrosu şimdiki Çiçek Pasajı’nda demlenir, eski birkaç ahbabınızla hasbihal eder neşenizi bulurdunuz.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Canınız sergi, konser salonu gezmek isterse o da mevcuttu. Hemen hemen her köşede bir kafe, bar, pavyon, ve sergi salonu da Beyoğlu Avm’de sizi beklerdi.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Geçenlerde de işte bu eğlencelerden birine ortak olmak için yakın dostum Ömer Lütfi Bakan’ın karma fotoğraf sergisi için Cezair Apartmanı'ndaydım. Ne muhteşem yapıdır mirim. Hiç yaşlanmayan kadınlar gibidir. Her daim iltifata mashardır anlayacağınız. Sonra sevgili dostum Zeynep Şebnem Çağlayan da bize eşlik etti ve yine daha önce de ben denizin yazdığı, dilinin döndüğü kadar anlatmaya çalıştığı Hazzopulo Pasajı’nda bir şeyler içelim dedik. Güzel bir demleme ıhlamur ikram ettiler. Sohbet de dostlar da güzel olunca vakit anlaşılmıyor ve ertesi günki programımızın aksamamsı için kalkmak da icap ediyor. Çıktık oradan Beyoğlu’nda yürüyoruz. Yanımızdan tranvay geçiyor… insan düşününce hangi AVM’de tranvay var diyor… sonra Yunan Konsolosluğu'nun hemen yanında bir bina çarpıyor gözümüze! Neo Klasisizm’in de Neo’su yani suyunun suyu bir bina. Beyoğlu’da azıcık Rumca’nız varsa, okursunuz AGORA RUMELIA yani Rumeli Han yazar mimar bu özel binayı ben yaptım der gibi de ARCHITECT falanca yazmadan da edemez. Okuyorum yazıyı&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;“Demirören İstiklal” yazıyor… Dışı kaplama, hani bir dönemin modası alçıpan gibi ucuz bir kaplama…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Ne bina Neo Klasik!&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Ne de anlayış…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Bu insanların KENT bilinci olmadığı aşikar. Beyoğlu gibi kendisi bir YAŞAYAN AVM olan bir mekana ne akla hizmet bir AVM açarsınız. Ha bir de yanındaki "Cercle d'Orient Apartmanı"nı da almak istiyor bu keramet-i kendinden menkul kent plancıları. Neymiş efendim EMEK SİNEMASI’nı koruyacaklarmış.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;-Nasıl koruyacaksınız&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;DÖ: -12m yukarıda!&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;-Nasıl olacak o iş?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;DÖ: - Efendim “duvarlarını sökeceğiz. 12m taşıyacağız! Altına da AVM ve otopark yapacağız.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Şimdi Demirören İstiklal ile bu çirkin yapının ilk noktası tamamladı. Binaları esir alan yangın gibi yan tarafa sıçraması içten bile değil. Nasıl bir alış-veriş çılgınlığı varsa insanların Beyoğlu gibi doğal akışı içinde kendisi bir alış-veriş merkezi olan bir mekan zayıf mı kalıyor ki tam binaların arasında bir başka AVM’ye ihtiyaç duyuyoruz.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Bu gibi insanlar tatil köyü denen İnsanat Bahçesine giderler ve oradan hiç çıkmazlar. “Antalya’dan bir portakal getirseydin diyenlere de –abi hiç çıkmadık ki tatil köyünden” derler.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;İşte kent planı, işte kentçilik!&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Karar sizin…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Böyle AVM’ye böyle Dış cephe kaplaması…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Muhabbetle;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;a href="http://twitter.com/MVCHO"&gt;TWITTER &lt;/a&gt;| &lt;a href="http://www.muradcobanoglu.com/"&gt;WEBSITE &lt;/a&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;18.03.2011::.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-1783986923759141947?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/1783986923759141947'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/1783986923759141947'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/03/insanat-bahcesi.html' title='İNSANAT BAHÇESİ'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-fL5aoZyeDog/TuOdh69qtGI/AAAAAAAAAn8/ZQjZeblVMvE/s72-c/www.yeniresim.com_-_Eski_stanbul_Resimleri_-_Beyolu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8817078235792678866</id><published>2011-03-19T10:31:00.006+02:00</published><updated>2011-03-19T10:56:37.789+02:00</updated><title type='text'>BEN AHLAKÇI DEĞİLİM, AHLAKLIYIM MONCHER::.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-yaxsniLHXUw/TYRsDjsr_6I/AAAAAAAAAak/Xn0jvN-Q6IQ/s1600/exclamation-mark.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-yaxsniLHXUw/TYRsDjsr_6I/AAAAAAAAAak/Xn0jvN-Q6IQ/s320/exclamation-mark.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5585708246224338850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;FUTBOL'un abartılması, günleri ile ayları ile yaşayan birer "insan" haline dönüştürmesini yanlış olduğunun kanısındayım. Şöyle ki, dün hem doğum günümü kutlamak, hem de bir kaç arkadaşla bir araya gelmek için sponten bir girişim için 4.Levent (ki eskiden operatör "Four Levent" diye sesleniyordu, Osmanbey'e de "Mr. Osman" diye seslenmemiş olacaklar ki bu tarihi hatadan döndüler) 'deki metro istasyonuna geldiğimde daha bir şeyler olduğunun farkında olduk, ancak normal bir taraftar ruhu içinde tamamı aynı formayı girmiş genci yaşlısı, kadını erkeği, Seyrantepe yolunu tutmuştu bile. Taksim'e geldiğimizde ise neredeyse 15 dakika GS'lı taraftarların FB'lilere "bazı organlarını ikram etmesini konu alan" özenli bir besteyi duyduk ki, aynı besteyi sözlerini kendisine yorumlayarak BEŞİKTAŞK'lı arkadaşlar da FB'lilere yapmıştı. Çoluk çocuk, gencç yaşlı, kadın erkek, bu "YA RA MI YE FENER YA RA MI YE FENER" şarkısı altında 15 dakika boyunca İSTASYONDA rehin kalmamıza mı sinirleyim, yoksa artık metro yönetiminden gelen İSTASYONLAR ve TRENLERİMİZDE sigara içmek yasaktır! gibi aklımın bile almadığı anonsları duyduğuma mı? bilmiyorum!&lt;br /&gt;Ancak şurası açık ki,&lt;br /&gt;Biz ne eğlenceden anlıyor!&lt;br /&gt;Ne eğlenceleri yerine getirebilecek durumları biliyoruz!&lt;br /&gt;Daha düne kadar FACEBOOKLARDAN ÜLKE ELDEN GİYOR 12 HAZİRAN SON ŞANSIMIZ DİYENLERİN de&lt;br /&gt;Nasıl KODUK türünden ki hatta daha ağırları da var SLOGAN ATMALARI DA insanı ister istemez SİZİN KORUMANIZLA kalacaksa zaten GİTSİN dedirtiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilenleriniz bilir &lt;a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=187063934689&amp;oid=7255161126&amp;comments"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TURKISH CHAT&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; adında bir film yapmıştım 2005'lerde filmde tam da bu FB-GS karşıtlığı işleniyordu! Katıldığım festivallerden birinden genç bir katılımcı şunu sormuştu! SİZ FUTBOL'UN BÖYLE BİR ŞEY OLDUĞUNU MU DÜŞÜNÜYORSUNUZ? Hayır tabii ki ben böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum! Futbol bir ülkeyi bir birine bağlayan, gençleri kötü alışkanlıklardan koruyan bir şey de olabilir? Ama şimdi gençleri kötü alışkanlıklara esir eden bir şey! de olma yolunda...&lt;br /&gt;Ben AHLAKÇI değilim, ahlakçı olsa bir dakika beklemezdim ve şikayet ettirirdim. Metroyu belki de kapattırırdım ÜZERİNDE GS FORMASI DİLİNDE SLOGAN OLAN BU VAHİM GÜRÜHA! ancak ahlakçı olmadığım gibi AHLAKLIYIM da! küçüçük çocukların, genç kızların bu sloganlara orada MARUZ kalmasını da bir İNSAN EVLADI olarak hazmedemem!&lt;br /&gt;Bir afiş gördüm SAHAYA YABANCI MADDE OLARAK YENİ RAKI ŞİŞESİ ATMIŞLAR!&lt;br /&gt;Yazanı tebrik ederim!&lt;br /&gt;YENİ RAKI yabancıların olduğu için YABANCI MADDE STATÜSÜNE geçmiştir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİZ KİMİN NERESİNİ YEDİNİZ ŞİMDİ BAKALIM moncher::.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbetle&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;www.muradcobanoglu.com&lt;br /&gt;18 Mart 2011::.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8817078235792678866?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8817078235792678866'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8817078235792678866'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/03/ahlakci-degilim-ahlakliyim-moncher.html' title='BEN AHLAKÇI DEĞİLİM, AHLAKLIYIM MONCHER::.'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-yaxsniLHXUw/TYRsDjsr_6I/AAAAAAAAAak/Xn0jvN-Q6IQ/s72-c/exclamation-mark.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8517552309011983931</id><published>2011-03-05T10:20:00.003+02:00</published><updated>2011-03-05T10:26:37.021+02:00</updated><title type='text'>BİR ALIŞVERİŞ BİR FİŞ!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-u-67c6-0n_I/TXHzmo__IHI/AAAAAAAAAaU/Ke2pIuidVak/s1600/kitap.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 127px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-u-67c6-0n_I/TXHzmo__IHI/AAAAAAAAAaU/Ke2pIuidVak/s200/kitap.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5580509258455130226" /&gt;&lt;/a&gt; Bugün bir kez daha anladım ki bu ülkede SÜNNİ MÜSLÜMAN TÜRK HETEROSEKSÜEL ERKEK imajinasyonundan olmayan ya da kaza eseri bu insanların haklarını savunursan hemen SÜNNİ OLMAMAKLA, TÜRK OLMAMAKLA,  MÜSLÜMAN OLMAMAKLA, HETEROSEKSÜEL OLMAMAKLA, doğduğumdan beri bir penise sahip olmama karşın ERKEK OLMAMAKLA itham ediliyorsunuz! &lt;br /&gt;Daha da ileri gidilip sizi köseye sıkıştırıp üzerinizden TANK geçirmek isteyen insanlar hemen,&lt;br /&gt;"Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok'a da bu kadar sahip çıktınız mı? Tek öldürülen GAZETECİ HRANT DİNK midir?" demekten de kendilerini alamıyorlar.&lt;br /&gt;Bunun özünde ne var biliyor musun?&lt;br /&gt;Allah'a benim inandığım gibi inanmalısın, &lt;br /&gt;İnanmıyorsan da Benim inanmadığım gibi inanmamalısın...&lt;br /&gt;benim inandığım gibi müslüman, laik, cumhuriyetçi, erkek, kadın, Yahudi, Hristiyan olmalısın!&lt;br /&gt;Benim dediğim gibi giyinmeli, dediğim üzere konuşmalısın!&lt;br /&gt;Benim bildiğim gibi bilmeli, ötesini fazla düşünmemelisin.&lt;br /&gt;BENİM GİBİ, BENİM GİBİ BENİM GİBİ... &lt;br /&gt;Fazla söze gerek yok BENİM GİBİ FAŞİST OLMALISIN yatıyor!&lt;br /&gt;Peki onun gibi İNANMAZSAK ne oluyor! &lt;br /&gt;Hemen YAFTALANIYORUZ!&lt;br /&gt;bu ülkede Mütedeyyinlerin hakkını savunursunuz CEMAATÇİ, &lt;br /&gt;Gayr-i müslimlerin hakkını savunursunuz GEVUR!&lt;br /&gt;Eşcinsellerin hakkını savunursunuz İ.NE! &lt;br /&gt;Kürtlerin hakkını savunursunuz PEKAKALI&lt;br /&gt;İçeri atılan gazetecileri savunursunuz DARBECİ,&lt;br /&gt;KIBRISLI'nın hakkını savunursunuz VATAN HAYİNİ,&lt;br /&gt;Demokasinin kurallarını savunursunuz STATÜKOCU olursunuz moncher::. &lt;br /&gt;FİŞLENMEK NASILSA BEDAVA::.&lt;br /&gt;FİŞLE FİŞLE DUR!&lt;br /&gt;Özallı zamanlardaki gibi, BİR ALIŞVERİŞ BİR FİŞ! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbetle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05.03.2011 &lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu::.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8517552309011983931?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.muradcobanoglu.com' title='BİR ALIŞVERİŞ BİR FİŞ!'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8517552309011983931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8517552309011983931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/03/bugun-bir-kez-daha-anladm-ki-bu-ulkede.html' title='BİR ALIŞVERİŞ BİR FİŞ!'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-u-67c6-0n_I/TXHzmo__IHI/AAAAAAAAAaU/Ke2pIuidVak/s72-c/kitap.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8035565791051179019</id><published>2011-02-13T20:53:00.010+02:00</published><updated>2011-04-28T21:43:36.799+03:00</updated><title type='text'>Dijital Rubailer::.</title><content type='html'>&lt;iframe src="http://player.vimeo.com/video/19802784?title=0&amp;amp;byline=0&amp;amp;portrait=0&amp;amp;color=000000&amp;amp;loop=1" width="1000" height="556" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne sikkem var ne de hırkam, ne bir post sahibiyim ne de makam, dostu arar dururum kilidiyim lenh-i mahfuz'un::.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8035565791051179019?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8035565791051179019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8035565791051179019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/02/blog-post.html' title='Dijital Rubailer::.'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-2259800433267568811</id><published>2011-01-18T23:55:00.002+02:00</published><updated>2011-12-08T16:08:00.825+02:00</updated><title type='text'>AZINLIK PSİKOLOJİSİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TUCkoYD4k7I/AAAAAAAAAZo/C3YT8W8aSDI/s1600/SALKIM-HANIMIN-TANELERI-YILMAZ-KARAKOYUNLU__2362682_0.jpg"&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-bzPx-IO0XJw/TuDDxkCFY5I/AAAAAAAAAnc/jf3RSUEkoRE/s1600/yrllod_n.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-bzPx-IO0XJw/TuDDxkCFY5I/AAAAAAAAAnc/jf3RSUEkoRE/s200/yrllod_n.jpg" width="170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Tüm dünyada AZINLIKLAR, her zaman SOL'cudur, solu tutarlar, sola oy veriler, meylederler.&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Almanya'da TÜRKLER, sol ruhlu “Yeşiller Partisi”ni, İtalya'da YAHUDİLER “Kominist Parti”yi, Fransa'da ERMENİLER “Fransız Sosyalist Partisi”ni tutarlar...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Türkiye'de neden böyle değil diye hep düşünmüşümdür. Nedeni Osmanlı'da görevli bir grup bürokratın yaptığı hataraların yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin miş gibi sahip çıkan adında KILIKTA KIYAFETTE sol görünen gruplar olabilir mi? Ya da Cumhuriyetine Sahip Çık diyip de DEMOKRASİYE bişey olmaz korkma, Demokrasiye Sahip çıkmasan da olur diyenler, yahut Varlık Vergileriyle tüm azınlıkları ve azınlık kütürünü yok edip insanları A,B,C,D diye sınıflandıranlar, veya 6-7 Eylül'de sözde olaylar çıkartarak, çıkaranlara fiili olmasada açıklamalarında destek vererek Rumlarla başlayan kısa sürede TÜRK DEĞİLSEN DEFOL'a dönüşen, İstanbul kültürünü yok etmeye çalışan aklı evvel RANTÇILAR olabilir mi?  Çok ilginçtir bu olayların hepsinde SOL olduğunu bangır bangır söyleyen, bak bizi seçmezseniz, sizin kellenizi keserler diyenler baştaydı, iktidara geldiklerinde de KELLEMİZE GÖZ DİKENLERDE ilk onlardı. Bugün aydın olmak bazı öğretileri de beraberinde getirir. Bunlardan biri “oteriteden farklı düşünmektir”. Oterite size çocukluğunuzdan beri bazı “ÖĞRENMİŞLİKLERİ” de bereberinde taşıtır. Siz nereye onlar oraya... Sorgulamazsınız....&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bir Cuma Namazı çıkışında eğer dostlarınız “Kahrolsun İsrail” diye bağırıyorsa siz de bağırır, onlar bayrak yakıyorsa siz de yakarsınız, düşünmezsiniz İsrail'de de “savaşa karşı insanlar olduğunu”. Ya da, bak millet başını kapatıyor, bunlar yarın sana da dayatır diye söyler, bunlar laik değil, bizi de değiştirmek istiyorlar der, siz de onlara katılır aynı kelamları edersiniz, ilgilendirmez sizi onun eğitim hakkı. Yahut “biri çıkar neden hepimiz Ermeni olalım, biz Türk'üz der, siz de haklısın ben Türk'üm der, anlamazsınız o kelamın ne bir millete geçmek değil, faşizme engel olmak olduğunu. Biri hepimiz sonuçta aynı ALLAH'a inanmıyor muyuz, HOŞGÖRÜSÜ ile Soslanmış Hümanizmaya girer, siz de sanırsınız Hümanizma bu, tanımazsınız Budist'i, Zerdüşt'ü, Ateist'i, Pagan'ı. Ezidi'si Onların yaşamaları size normal gelmez çünki.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;En tehlikeli şey “aydın olduğunu sanan” gericilerdir. Sen TANRI'ya inanıyorsan TANRI senin için değerlidir, inanmayanın ya da başka başka disiplinlerde, başka öğretilerde bulunan insanlarında en az senin kadar yaşamaya hakkı var. Eğer sen benim kitabım kutsal dersen, diğeri de benim kitabım daha kutsal demek zorunda kalır. Eğer inanıyorsan; Tanrı'nın herkesi farklı yarattığının farkında olmak için parmak izine bakmak yeter de artar bile.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Farklı olmak bir avantaj getirmez insana. Önemli olan bunun bir dezavantaja neden olmamasıdır.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Muhabbetle;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-2259800433267568811?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2259800433267568811'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2259800433267568811'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/01/azinlik-psikolojisi.html' title='AZINLIK PSİKOLOJİSİ'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-bzPx-IO0XJw/TuDDxkCFY5I/AAAAAAAAAnc/jf3RSUEkoRE/s72-c/yrllod_n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-98601541190463565</id><published>2011-01-10T23:48:00.001+02:00</published><updated>2011-12-08T15:55:30.430+02:00</updated><title type='text'>FOR HRANT FOR JUSTICE!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TSt-uS5g0nI/AAAAAAAAAZQ/PXkqHVrdlH0/s1600/HD.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560677498731156082" src="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TSt-uS5g0nI/AAAAAAAAAZQ/PXkqHVrdlH0/s400/HD.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; display: block; height: 400px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 400px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-98601541190463565?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/98601541190463565'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/98601541190463565'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/01/blog-post.html' title='FOR HRANT FOR JUSTICE!'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TSt-uS5g0nI/AAAAAAAAAZQ/PXkqHVrdlH0/s72-c/HD.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-1944185761479062621</id><published>2011-01-09T23:57:00.001+02:00</published><updated>2011-05-08T11:58:04.625+03:00</updated><title type='text'>~Anne~</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-LdYBYflvWvU/TcZXeVM6KjI/AAAAAAAAAck/7RDaKGkr7XA/s1600/murad_c_baykus%2Bcopy.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 114px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-LdYBYflvWvU/TcZXeVM6KjI/AAAAAAAAAck/7RDaKGkr7XA/s200/murad_c_baykus%2Bcopy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5604262964908141106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğuran sensin annem,&lt;br /&gt;Beni doğuran,&lt;br /&gt;Anamı doğuran,&lt;br /&gt;Anan'ın anasını doğuran &lt;br /&gt;Sensin.&lt;br /&gt;Senin yaşın hiç dinmez anam,&lt;br /&gt;Acıyı da kederi de doğuran sensin,&lt;br /&gt;Babamı doğuran,&lt;br /&gt;Sensin.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;09,01'11&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-1944185761479062621?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/1944185761479062621'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/1944185761479062621'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/01/anne.html' title='~Anne~'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-LdYBYflvWvU/TcZXeVM6KjI/AAAAAAAAAck/7RDaKGkr7XA/s72-c/murad_c_baykus%2Bcopy.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8627172258436691407</id><published>2011-01-07T13:19:00.002+02:00</published><updated>2011-01-07T13:20:19.816+02:00</updated><title type='text'>BUGÜN SENİ İSTEDİM</title><content type='html'>bugün seni aramak istedim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;elim numaralara da gitti hani,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çevirdim hafızamda olmayan rakamları!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lakin basmadım arama tuşuna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;telefonda karşıma çıkacak sesten de korkmadım hani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tek korkum belki de "kimsin"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demesinden daha korkunç ne olabilir ki dedim kendime&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kavga etmek istedim yıllar sonra senle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kinayeli sorular sormak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cevap alamamak, tutulmak istedim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hey demek, ne günlerde o günler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adada yürümek istedim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazen de modada,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazen cadde-i kebirde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazen de beşiktaş'da bir çay bahçesinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hem de denize nazır bir salaşlıkta&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cevap alamadığım sorular sormak istedim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mahçup bir kaç göz görmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;güneşin temimizden geçip gitmesini,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ruhumuzu ayak ucunda yansıtmasını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dizinde uyumak istedim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uyanıp denizi seyretmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;filmlerde kaybolmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kadehler eşliğinde kendimizi yeniden bulmak istedim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vel hasıl-ı kelam senle olmak istedim, yazmak istedim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;söylemek istedim, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne yazabildim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne de söyleyebildim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05,01'11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8627172258436691407?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8627172258436691407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8627172258436691407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/01/bugu-seni-istedim.html' title='BUGÜN SENİ İSTEDİM'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8217251872204234384</id><published>2011-01-06T01:27:00.003+02:00</published><updated>2011-07-15T20:43:29.488+03:00</updated><title type='text'>Güneydoğudan İzlenimler</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-FaicA8zr4Nc/TiB62Wu9tEI/AAAAAAAAAew/kMoh99uafT4/s1600/134373_490787539689_580264689_6150414_57130_o.jpg%252C%2Battachment.jpg%252C%2Battachment.jpg%252C%2Battachment.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-FaicA8zr4Nc/TiB62Wu9tEI/AAAAAAAAAew/kMoh99uafT4/s320/134373_490787539689_580264689_6150414_57130_o.jpg%252C%2Battachment.jpg%252C%2Battachment.jpg%252C%2Battachment.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5629634608447206466" /&gt;&lt;/a&gt; Yeni yılı önce Diyarbakır’da geçirecektim, son anda iptal oldu, yolumuz Urfa’ya düştü. Önce Lice’nin bir köyü olan Hezan’daydım. Çeşitli çekimler gerçekleştirdim oralarda. Her gittiğim yerde adetimdir esnafla muhabbet ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu düsturum Güneydoğu’da geçinde mevzu biraz daha karışık oluyor. Zira şu sıralar “diller”, “sınırlar” tartışıldığı bir zaman dilimine denk geliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su aldım, sordum! Cumhurbaşkanı’nı karşılamaya gittiniz mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciğer yedim, sordum, Ak Parti’yi nasıl buluyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadayıf tattım sordum! TRT6’i izliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her söze, “navata çiya” diye başlıyorum, bildiğim kelimeler sınırlı zaten, nasılsın, iyi misin, işler nasıl gidiyor! Sonra söze Türkçe devam ediyorum. Zaten kılığımdan kılığımdan oralara ait olmadığım belli, kimse yadırgamıyor bizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz dönüyor dolaşıyor, 12 Eylül’e geliyor! Biz çok acı çektik deniyor her tümcede. Ben de “diyorum sadece siz değil hepimiz çektik aynı acıları. Bu bir süreç meselesi düzelecek her şey. Bir “Kürt” entelijansı lafa karışıyor! Diyor “ben özellikle sizin gibi beyaz”ların samimi olduğuna inanmıyorum. Neden diyorum? Neden öyle düşündünüz diyorum?” Türk kafatasçılığı olduğu gibi “Kürt” kafatasçılığının da olduğunu fark ediyor, üzülüyorum her sözünü “Türkler” diye bitirdiğinde. Diyorum, eğer sistemleri tartışsanız sizinle hem fikir olabilirim. Sizin yaptığınızın izahatı olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz dönüyor dolaşıyor hükümete de geliyor moncher, diyorlar Ak Parti her şeyi batıya yaranmak için yaptı. Bizi kimse düşünmüyor deniyor üç evden birinde. Partilerin kapatılmasını da delil olarak gösteriyorlar. Ak Parti eğer samimi olsaydı “partimiz” kapatılmazdı deniyor. BDP’ye çoğu Kürt “çok da yakın olmasa da” mevcut düzen içinde bize kimse sahip çıkmadı deniyor. BDP en azından bizim isimlerimizden oluşuyor deniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar yaşadıklarımdan sonra şunu görüyorum moncher, biz istesek de istemesek de birileri için bazı çizgiler çizilmiş, Kürtler için ise büyük bir toplumsal travma mevcut, yaşadıklarından bir türlü geriye dönemiyorlar. Kimseye inanmıyor, kimseye güvenmiyorlar. Cumhurbaşkanı konusunda ise çoğu Kürtler Cumhurbaşkanı’nın bu konuda değişim yetisinin olduğu konusunda hem fikir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişim için daha çok adımın atılması konusunda 7’den 77’ye her kes, aynı fikirde olması da Kürtlerin demokrasiye sahip çıkmaları konusunda bir dezavantaj. Zira şu hep deniyor, Bu ülkede Türkler çoğunlukta diye, Kürtlerle alakalı bir mevzu hiç mi oylanmayacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler’de de Türkler’de de paranoyalar düzelmeden, iki toplumda kendi paranoyalarından sıyrılmadan sanırım ki bir birimizin isteklerini anlayamayacağız. Tabularını, kırmızı çizgilerimizi silemeyeceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen kırmızı çizgilerini sil, ama benimkiler yerinde kalsın mantığını bırakmadan sanırım ki bu dünyevi mesellerde bir arpa boyu yol gidemeyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbetle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8217251872204234384?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8217251872204234384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8217251872204234384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2011/01/guneydogudan-izlenimler.html' title='Güneydoğudan İzlenimler'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-FaicA8zr4Nc/TiB62Wu9tEI/AAAAAAAAAew/kMoh99uafT4/s72-c/134373_490787539689_580264689_6150414_57130_o.jpg%252C%2Battachment.jpg%252C%2Battachment.jpg%252C%2Battachment.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-4420398027453714887</id><published>2010-11-21T17:26:00.002+02:00</published><updated>2010-11-21T17:29:08.879+02:00</updated><title type='text'>TELEVİZYON VE İNSAN AHLAKI ÜZERİNE</title><content type='html'>Ortamın denetimsizliği sayesinde, yani çok "kanallı" televizyon dönemlerinde, kanallar çok fazla dolmuş, ancak insan ahlakını temizleyecek bir sistem ise bulunamamıştır. Özellikle ülkemizde televizyonun "pat" diye gökten zembille bırakılması sonucunda, işleri televizyonla ilgisi olmayan ve günümüzde "medya patronu" etiketi yapıştırılan, insanlarla dolmuştur. Sinemamın büyüsünün maddi imkansızlıklar yüzünden sönmesi yüzünden, insanlar sinemadan uzaklaşmış, sinema ise bu uzaklaşmanın maddi kayıplarını ortadan kaldırmak için giderek yozlaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtilal günlerinde insanların televizyon ekranından sürekli "Hasan Mutlucan"dan türküler dinlemesi sonucunda; sinema ikinci doğuşunu biraz da Venüs'e özenerek "seks ve kan" içinde gerçekleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalyan seks filmlerinin, izlenip mevcut senaryolarının Türkçeleştirilmesi sonucu, ortaya başlangıçta istenmeyen komikliler çıkmış, sonraları ise filmler değil, bu komik sahneler tutulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtilal günleri bittiğinde; "Özallı Dönemler"de, insanlar tekrar televizyonu keşfetmiş ve artık maddi olanaksızlıklar yüzünden, alınamayan "televizyon kültürü" her eve "kupon karşılığı hediye" olarak sunulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yeni ve çok kanallı ve adeta "kanalizasyon" şebekesini toparlamak ve düzene sokmak için, yine bu sistemi getirenler tarafından, RÜTÜK, icat edilmiş ve bu televizyon jandarması, özel TV'lerin başına getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık televizyonlar canı ne isterse yayınlayamıyorlar ya da herhangi bir partinin siyasal düşüncelerini kolaylıkla övüp göklere çıkaramıyor ve çıkaranlar hakkında "Ekran Karartma" cezası uygulanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki toplumsal ahlaktan dem vurup da, bundan herhangi bir "pay" alamamış insanlar, bu sistemi de "Digital Yayın" yöntemiyle delecekler ve uzmanların bile üzerinde çalıştığı fakat daha henüz kimsenin bir açınım getiremediği, "Türk Aile Yapısı" adlı kurumu bir kez daha "dumur" edeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar televizyonun ve onun takipçileri hakkındaki olayları bir öykü diliyle anlatmak istedim. Çünkü bütün bu olayları bizzat yaşamama, yani birinci elden tanık olmama rağmen; bana bile hala "öykü" ve biraz daha abartırsak "masal, mitos" gibi geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye baktığımda sanki bende BBG'lerle yahut SİTCOM'larla büyümüşüm gibi hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim şu meşhur; "Türk Aile Yapısı" içinde "karşı komşumuzun kocası ne iş yapıyor, eve kaç para getiriyor, kızı neden ezan vaktinden sonra ve nereden geliyor." gibi düşüncelerimiz oldukça daha biz; BBG1, BBG2, BBG3 .. BBG 3768'lerle bile yetinmeyiz herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal yaşantımızda bile artık SİTCOM'larda izlediğimiz hayatları yaşıyoruz. Kardeşimiz bizim tabağımıza çatalını uzattığında "aklından bile geçirme bücür" diye hitap ediyoruz. Tabii ki, çocuğun bize cevabı gecikmiyor; "sen git sivilcelerinle uğraş, böyle dolaşırsan herkes seni Kurbağa Prens Masalı'ndan kaçmış sanacak" gibi laf dalaşları içine girişiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrı bir olgu da yine "Türk Aile Yapısı" içinde herkesin "meşhur" olma isteği. Bu istek karşısında öyle bir çekim kuvvetine uğruyoruz ki, Şark'ın Dinor İlçesi'nden bir kız ya da erkek, DJ, VJ, manken, şarkıcı, türkücü olmak için koşup geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VJ'ler, DJ'ler yani "Video Disk Jokey" ve "Disk Jokey"ler ise aslında çok önemli insanlardır. Özellikle Dj'ler, Avrupa'da asıl müzik yapan kişilerdir. Bizdeki gibi yüz güzelliğiyle, konuşma yeteneği ters orantıda olan insanları VJ yapmaz onlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizdeki bu "yetenek" dolu "meşhur" olma isteğini bir kenara bırakıp, şöyle "objektif" bir değerlendirme yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın Türkiye'de onlarca konservatuar, bir o kadar sanat merkezleri ve on binlerce kurs var. Bu insanlar - yani buralara ömürlerini veren, girmek için kırk bin teraneyi aşan ve en az dört yıl boyunca okuyanlar - sanırım "aptal" ya da bu "fazla yetenekli arkadaşlar" öyle sanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır. kardeşim, sen de git bir yarışmaya yahut sözü geçen bir gece kulübümüzün önünden çıkan bir "ünlüyle" basıl, ya da ne bileyim; bir şekilde televizyonda gözük bitti, gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne gereği var yıllarca sınavı kazanacağım diye kendini parala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi, sınavı kazandın diyelim, dört sene boyunca oku.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar harç - biz öğrenciler kendi aramızda bu paranın adına; haraç deriz - öde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eee. Sonra ne olacak.?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seksenlerine basacaksın ve kütüphanene bir "ödül" bile koyamayacaksın.?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu arkadaşlara sesleniyorum..!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol yakınken bu işlerden vazgeçsinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memlekette yeteri kadar oyuncu, manken, yazar, ressam, şarkıcı, türkücü - yani "komple sanatçı" - var. Biz kendimize başka bir "boyutta" iş arayalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad ÇOBANOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU YAZI MSM GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR::. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27.10.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-4420398027453714887?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/4420398027453714887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/4420398027453714887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/televizyon-ve-insan-ahlaki-uzerine.html' title='TELEVİZYON VE İNSAN AHLAKI ÜZERİNE'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8360289951046517472</id><published>2010-11-21T17:04:00.000+02:00</published><updated>2010-11-21T17:05:17.452+02:00</updated><title type='text'>MAHKUM-I TADAT</title><content type='html'>Umutsuz apartman dairelerinde,&lt;br /&gt;Sayım heyecanı da umutsuz olur,&lt;br /&gt;Kayıt ettiklerimiz de,&lt;br /&gt;Dijital akrabalıklardır sadece.&lt;br /&gt;Ve her sayımda yer alır,&lt;br /&gt;Stabilize eğitim programı kurbanları,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir anlama gelmez,&lt;br /&gt;Girişteki kapı numarası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulan konutlarda da,&lt;br /&gt;Sayım heyecanı yerine,&lt;br /&gt;Günü kurtarma telaşı,&lt;br /&gt;Duş kabini yerine de;&lt;br /&gt;Yanlış evlilikler olur sadece.&lt;br /&gt;Ve sayımdan önce ölür,&lt;br /&gt;Sayım kurbanları.&lt;br /&gt;Yalnız bu sayımda sayılamaz,&lt;br /&gt;Kızkulesi insanları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünceye kurban olan meskenlerde,&lt;br /&gt;Başkalarının kelimeleriyle konuşan insanlar vardır.&lt;br /&gt;Ve bu sayımda da,&lt;br /&gt;İnsanlar onlara inanır.&lt;br /&gt;Sorular sorular,&lt;br /&gt;Alınan yanıtlarla,&lt;br /&gt;Karşılaştırılır.&lt;br /&gt;Ve yine,&lt;br /&gt;Dijital akrabalıklar,&lt;br /&gt;Bu savaşı,&lt;br /&gt;Kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22. 10'00&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8360289951046517472?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8360289951046517472'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8360289951046517472'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/mahkum-i-tadat.html' title='MAHKUM-I TADAT'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-5724612278112417436</id><published>2010-11-21T16:52:00.006+02:00</published><updated>2011-12-08T15:54:15.556+02:00</updated><title type='text'>Büyüksün Amerika</title><content type='html'>&lt;b&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOky6qEazAI/AAAAAAAAAYc/5ttEy3QvPLI/s1600/AMERIKA8130_151847429689_580264689_2723983_7746728_n.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" height="480" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5542016799762729986" src="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOky6qEazAI/AAAAAAAAAYc/5ttEy3QvPLI/s640/AMERIKA8130_151847429689_580264689_2723983_7746728_n.jpg" style="float: right; height: 300px; margin-bottom: 10px; margin-left: 10px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; text-align: justify; width: 400px;" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;b&gt;18. y.y.'a kadar uzansa'da hikayeyi biraz ileri alalım, mevzu 1960'lara geçiyor, CCCP ile USA arasında muhteşem bir “pinpon maçı” var, maç sayısı olarak CCCP'ler önde çünki uzayda yürümüşler, tüm dünyanın Kominist olmasına ramak kalmış yani, malum hangi ürün daha iyiyse o alınırdı o zamanlarda, şimdiki gibi ucuzluğa bakılmazdı. İşte tam bu sırada “insan için küçük, insanlık için büyük bir adım” atacak olan bir gurup “seçilmiş insan” muhteşem bir programla Ay Dede, Ay Dede Senin Evin Nerede” türküsünü söylemek üzere Ay Dede'ye gönderildiler, bizlere de her olup biteni nerdeyse, astronotların tuvalete gidişlerini bile, “naklen” izleme şerefi verilmişti. Tıpkı J.F Kennedy'nin “naklen izldiğimiz”  suikasti gibi. İşte sonunda başarılmıştı, başarılmasına da başarılan; bilim dünyası için kaydedilen büyük bir “adım” mıydı.&lt;/b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Yoksa USA'in, CCCP karşısında kazandığı “bak bizim ürün daha iyi” kampanyasımıydı bilinmez. Bugün şunu bir kez daha anlıyorum, Jules Verne inanan çocukluğu onun kitaplarıyla geçen biri olarak, bu büyük bir düştü. Ay'a “alüminyum”lu bir tankla gitmeselerde, bu düşü gerçekleştirecek olanların tarih kitaplarında “büyük sahtekar” olarak değil, büyük “insan” olarak adlandırılacakları yani. Jules Verne bir düş kurmuştu, tıpkı “Yetmiş Bin Fersah” gibi. USA bu düşü tıpkı “Noel Baba”ya yaptığı gibi bir kazanç kapısı yapabileceğini görmesi ise uzun sürmedi, Noel Baba yani şu kırmızı kukelatalı, beyaz sakallı, çocukları sürekli dizine oturtarak, pedofili çılgınlığına yol açan, karakteri kastediyorum, yoksa Orijinal Noel Baba, Antalya'lı, bir dönemde kemikleri “Vatikana” taşınmış bir azizdir. Bu bildik figür ise hani şu büyük “buhran”dedikleri yıllarda “COCA COLA” satışları düştüğünde; Haddon Sundblum isimli bir çizerin; kendinden önceki yıllarda da aynı krizleri yaşamış olan meslektaşının 18. y.y.'da yayınladığı çizgilerinin de etkisiyle icat ettiği bir fügürdür.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOk0obM5pSI/AAAAAAAAAYs/b6NB4bLSR1k/s1600/CACA8130_151851489689_580264689_2724047_5321563_n.jpg"&gt;&lt;b&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5542018685557384482" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOk0obM5pSI/AAAAAAAAAYs/b6NB4bLSR1k/s400/CACA8130_151851489689_580264689_2724047_5321563_n.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 356px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; margin-right: 10px; margin-top: 0px; text-align: justify; width: 400px;" /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Birleşik Devleteler, ulusal bayraklarının ve aynı zamanda şirketin de “kurumsal renkleri olan” “kırmızı – beyaz”ın da etkisiyle çizdiği, bu figürün; yaşlı, göbekli ve sakallı bir erkek oluşu son derece davetkadır, içen bir daha içsin diye COCA COLA'nın her türlü kurumsal “sembolünü” kullanmıştır. CCCP'ye karşı bir savaş daha kazanılmıştır anlayacağınız, bugün her “Rus'un”, “İngiliz'in, Iraklı'nın, İranlı'nın, Çinli'nin, Danimarkalı'nin, Arap'ın, Müslüman'ın, Hristiyan'ın, Yahudi'nin evinde, sofrasında, dolabında, çantasında, içinde, dışında her köşesinde “COCA COLA” vardır. Nazım Hikmet, “Kosmosun Kardeşliği Adına” adlı şiirinde söyle seslenir “kosmosda bizden başka düşünen” varlıklara; “...ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe, Koka-kola satacak da değilim, selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına” belki Nazım; Coca Cola; satmaz ama, Nazım'ın ülkesi Coca Cola; üretiminin iyi bir merkezi olacaktır. Kapaklarından, kontörler, evler arabalar, kız ya da erkek arkadaşları ve daha bir sürü şeyler çıkan bu “asrın icatının” her evde olmasını hatta Ramazanlarda, özel sparişlerle “masada olmazsa olmaz olmazı, askeriyesinden tutunda Camisine kadar her yere girmesi sağlanacaktı.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Sağlandı da, her “Cuma Namazı” çıkışında 50 yıldızlı bayrakları yakan bu cemaate. Sonraları radyolardan, televizyonlardan, internet paylaşım sitelerinden çokça duyduğumuz, gördüğümüz paylaştığımız, IMF eylemlerini hatırlıyorum, bir genç çıkıp bir ayakkabı attı kendi gibi bir meslektaşı olan El-Zeydi'yi anarak, Yalnız, günün moda değimlerinden olan “çakma” yani sahte, birebir kopya, benzetme olan NIKE ayakkıbı kullanmasını “başta ben olmak üzere” her kes yazdı çizdi, ben bir kere daha yazmak istiyorum, çünki, bir “eylemin yapılış tarzı, söylemi, içeriği kadar önemlidir, eğer siz emperyalizmi protesto ediyorsanız, sol elinizin baş ve işaret parmağını açıp da “kahrolsun emperyalizm” diyemezsiniz, yahut; emeğin soldan değil, işleyen, çalışan, kol olan, başta eski solaklardan olan benim üzüldüğüm mesele olan, SAĞ KOL unsurundan geldiğinin bilincinde olarak, olsun ben “SOLCUYUM” bu da SUCUYUM demekle aynı sesleri içerdiğinden midir nedir bilinmez, ben SOL YUMRUĞUMU kaldırım, demek gibi bir şey olur. Ya da “Amerika'da, İsrail'deki İşçi Örgütlerini, emekçileri, barış savuncularını, yok sayarak ve 1 Mayıs'ın “CCCP” tarafından icat edildiğini sanarak “Kahrolsun Emperyalizm”in yanında aperatif olsun diye “Kahrolsun Amerika ve Kahrolsun İsrail” demek de. El Zeydi “bir Türk ayakkabısı” attı.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Siz eğer çakma da olsa bir “Amerikan Ayakkabısı” giyiyorsanız, üstüne üstlük kendinize “de ben anti-Amerikan'ım” diyorsanız orda birinin size SARI IŞIĞI göstermesi lazım çünki YEŞİL yanmadan önce sizin araç değiştirmeniz, Anadol'dan inip de bir Cadillac'a binmeniz gerekiyor. Efsaneleri siz yaratırsınız, Tıpkı OLYMPOS TANRILARINI yaratan insanlar gibi, her dönem bir SÜPER GÜÇ olmak zorunda, SPQR( ROMA İMPARATORLUĞU VE SENATOSU), OSMANLI İMPARATORLUĞU, CCCP, USA. bu süper güçlerin hepsinin ortak noktası şudur ki, hepsinde de "GÜÇLÜ OLMADIKLARINDA" bile GÜÇLÜ imajı yayarlar, efsane yaratırlar, siz WHITE HAUSE'a "BEYAZ SARAY" diyerek, Yeni dünyanın imparatoru da “SİZSİNİZ” dersiniz. Ona ATTIĞINIZ kurşunda, AYAKKABI'da eğer "Onun Üretimiyse, Yapımıysa” “SİZ DE ONUN BÜYÜKLÜĞÜNÜ” kabul edenlerdensinizdir o zaman. Hatta o “SİZİN KUTSALİYETİNİZ OLAN SOSYALZMİ” bile, Kapitalizmin en tepesindeki isim ağzından “ben de sosyalistim” diyerek, bir “oyuncak” yapabilcek kadar da cürretkardır. Onun arkasından da her kes sosyalist olur, bu tıpkı “Noel Baba”ya inanan YAHUDİ ÇOCUKLARI'nın kimseyi korkutmaması gibidir. Onun BÜYÜKLÜĞÜNÜ kabul etmediklerini dillendiren insanlar FaceBOOK'lardan, Fedaral Rusya Devlet Başkanı "Putin'in “patronları fırçalama” görüntülerini överek paylaşır, ancak onu oraya çağıran işçilere RUS HALKI'nın tam destek vermesini, onlarla beraber eylemler yapmasını, yol kesmesini, iş durdurmasını, bölgeden ya da bölgeden olmayan kimsenin İŞ YERİNDE ÇALIŞMAMASINI, ÇALIŞTIRILMAMASININ engellemesini, bilmez, görmez, anlamaz, POLİS'le birlikte vurur vurdum insanı IMF KARŞITLARI'na, Ha polisi anlarım, adamlar işlerini yapıyor, ya da genlerine alışmış DOVİZ, ki bunun üzerinde G.WASHINGTON resmi yoktur, görünce VURUN ABALIYA'yı oynar hemen. Ya vatandaşa ne oluyor, vatandaş farkında mı oradaki AMCALAR tarafından FAKİRLEŞTİRİLDİĞİNİN, verilen 20 Bilion $'ların "BABALARININ GÖZLERİDEKİ MAVİ RENK" için verilmediğinin, yahut SİLAH ANTLAŞMALARI yapmazlarla "BEŞ KURUŞ ALAMAYACAKLARININ, farkında mı? Hiç sanmıyorum. Farkında olsa FACEBOOK'tan gönderdiği BANU AVAR videolarının üzerine “milliyetçilik soslu laflar ekleyip göndermek yerine PROTESTOLARA karşı değil PROTESTOCULARLA beraber BARABER savaşırdı öyle olsa. Böylelikle Demokrasinin, kullanılmadığı müddetçe bir işe yaramayacağını bilen insanlardan olurdu bu yurdum insanı da. Bugün Nobel'i tartışmak gibi bir gaflet içine girmek değil amacım lakin yalnız şunu diyebilirim ki, acaba, Yıllardır siyahlarla, müslümanların gözünde BÜYÜK ŞEYTAN olan bir ülkenin "patronları" yeni bir İMAJ POLİTİKASI olsun diye - ki dünyanın bence “COCA COLA'lı Nole Baba” kampanyasından sonra en başarılı kampanyasıdır- Hem siyah olsun hem de köklerinde müslümanlık kalıntıları kalsın ama bizim adamlardan olsun dediği bir AMERİKAN BAŞKANI'nı yaratmanın en iyi PR olduğununun örneğimidir bu NOBEL. Yoksa artık BARIŞ dalında verilen nobel öldüllerini -ki vaktiyle P.Neruda'ya ve Nazım Hikmet'e de verilmesi düşünülmüştür- artık, günün moda değimiyle, takmamız mı gerekiyor, Yurdum insanı bile OBAMA onları "özgürleştirmeyecekmiş" gibi, “Velkamtu Prezidensi Türküleri” yakıp, Posterlerine KURBANLAR kestiler Barak Hussein Obama'ya. Birleşik Devletlerin Silah Gücü'nün özgürleştirdiği yerler sırasına Afganistan, Ukranya, Urumçi, İran, Iraq'dan sonra şimdi AYDEDE'de katıldı. Bugün bir roketle AYI vurdular, Ay dede ağladımı bilinmez, ama eminim canı çok yanmıştır, ...filmlerde rol yapıp da Amerikalıları üstünde gezdirip de CCCP karşında maç sayısı kazanmaya benzemiyordu bu çünki. AYDA YAŞAYAN "fareler" Amerikalıların önce onları AYDA YER ALAN PEYNİRLER yüzünden "özgürleştirdiğini" düşündüler, oyna USA orayı SU İÇİN ÖZGÜRLEŞTİRMİŞTİ. Dünyadaki kullanılabilir su rezerlerinin %70'ini elinde bulunduran Türkiye Cumhuriyeti ise TAM ÖZGÜRLEŞTİRME için sıra bekliyor, Ülkede yaşan kimi insanlar kendilerinin zaten ÖZGÜRLEŞTİRİLDİĞİNİ düşünselerde USA henüz su krizinde olmadığı için "gerçek özgürleştirilmenin" ne demek olduğunu anlamış değildirler.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Muhabbetle;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;a href="http://www.facebook.com/pages/Jacques-Louis-David/15974126300?v=wall#!/group.php?gid=89408812869"&gt;BU YAZI KONKORT DERGİSİ'NDE YAYINLANMIŞTIR::.&lt;/a&gt; &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;www.muradcobanoglu.com&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-5724612278112417436?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5724612278112417436'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5724612278112417436'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/buyuksun-amerika.html' title='Büyüksün Amerika'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOky6qEazAI/AAAAAAAAAYc/5ttEy3QvPLI/s72-c/AMERIKA8130_151847429689_580264689_2723983_7746728_n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-6139348933330574244</id><published>2010-11-21T16:42:00.006+02:00</published><updated>2010-11-21T17:08:28.057+02:00</updated><title type='text'>PICAS'SA İZLENİMLERİ(MMM)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOkwa3LlMxI/AAAAAAAAAYM/3qiczijr6ss/s1600/picas8130_130912819689_580264689_2529030_8207394_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 345px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOkwa3LlMxI/AAAAAAAAAYM/3qiczijr6ss/s400/picas8130_130912819689_580264689_2529030_8207394_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5542014054503363346" /&gt;&lt;/a&gt; Bazı insanlar vardır, tepki çeken “ve yalnız” popülarite kazanarak gündeme oturmuş ya da oturtulmuş işleri takip etmez, kitapları okumaz, filmleri izlemez, işte ben de o insanlardanımdır öz eleştiri yapmak gerekirse. PicasSA’nın pardon Picasso’nun müthiş eserleri İstanbul’a getirildiğinde Sabancı Müzesi tarafından, adeta ülkemize kazandırdıkları yegane değerler gibi “SA” logosunu yerleştirecekler diye düşünmüş olacağım ki bir toplantıda “PicasSA” İstanbul’da demiştim. Bu söz konusu toplantıdaki “gayet ciddi” ve entelektüel zemin üzerine “Dubai Tower”lar dikmiş hocalarım, meslektaşlarım, hayran olduğum diğer iş kollarındaki insanlar, benim yapmış olduğum bu gafı, espri olarak algılamamışlar; “biraz da belki” ben söyledim diye “bir hikmeti olduğunu” düşünüp, “gayet ciddiyetle” karşılayarak, önemsemişler ve yeni bir tartışmanın kapılarını açmışlardı. &lt;br /&gt;Acaba bu derece bir “sahiplenme” doğru muydu (?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir “PR çalışması” ise Picasso Müzesi bile bu kadar sahiplenmezken “kraldan çok kralcı olmak doğru muydu (?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim tarihinin bu “en çılgın” , “en anlaşılmaz” bir o kadar da “ben de yaparım” ların çıkmasına neden olan bu “deha” Aziz Nesin Milleti’ne bu kadar kolay aktarılabilir miydi (?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası o günkü tartışmalardan hangi sonuçlar çıkmıştı hatırlamıyorum ama, üzerine bu kadar konuştuktan sonra “bir Cuma öğleden sonra” müzeye gideyim dedim. Ama gördüğüm manzara karşısında “nutkum tutuldu” konuşacak bir kelime dahi gelmedi “uslanmayan usuma”. Bir kuyruk… bir kuyruk… kıyamet…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani ülkede “bedava” bir şey dağıttıklarında “MEDEA”nın çocuklarını yemezden önce “ılımlı anne numaraları yapıp da” ekrana taşıdığı “bedava tişört kuyruğunda izdiham”, “işte bir Türkiye gerçeği” laflarıyla süslediği işler misali, kuyruk… kuyruk… bir izdiham bir izdiham…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu kuyruk ritüelinin en sonuna geçerek Picasso macerama başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben diyeyim kırk beş dakika siz değin bir saat sadece birinci kuyrukta bekledim ki bu bekleyiş dış “kapının mandalı” olduğumuzu anlatır misali kapının dışından güvenliğe kadar uzanıyordu. “da VINCI”nin SforSA Ailesi’ne yaptığı ve Fransa, İtalya Savaşı sırasında acımasızca eritilip “top ve benzeri savaş malzemesine dönüştürülen” o ünlü “At Heykeli”ne benzerliği hayal gücüm tarafından “hemen fark edilen” Atlı Köşk’ün bahçesine girdiğimde -saat dilimlerinde bir oynama yoksa- saatim 14.00’ı gösteriyordu. Sonra bildik bir seranomi ile üstümüzün atandı “XR cihazlarından” geçtik ve bizi bekleyen ikinci bir kuyruğa girmek için “Atlı Köşk”ün “iyonik sütun başlıkları” ile süslendiği merdiveni hızlı hızlı çıkmaya başladık. Hızlı olmanız gerekiyor, zira arkanızdaki harika Boğaziçi manzarasını fark etmeniz demek sizi bir otuz kişi arkaya itiyor. Yaklaşık bir saat burada bekledikten sonra, üzerinde olan üniformanın ihtişamından anlayacağınız, bir beyefendi bize “marketlerde sebze meyve almak için kullanılan şu şeffaf poşetlerden” uzattı. Yanımızda taşımak isteyeceğimiz eşyaları buraya koymamız gerektiğini söyledi. Ancak; önümdeki, arkamdaki, Sağımdaki, solumdaki beyefendi, hanımefendiler bu sözü yanlış anlamış olacaklar ki neredeyse kürk mantolarını bu küçük poşete sığdırmaya çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevekkelli değil, “şık erkekler”, “süslü bayanlar” yanlarına neden bu market poşeti taşıyorlardı, şimdi anlamıştım. Aksi halde bu magazin programlarında yeni çıkan “trendlerden” mi (?) diye kendi kendimi yer bitirirdim herhalde. Yoksa o “Gucci ayakkabılara” hiç uymamıştı poşet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim…&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOkwymBU2mI/AAAAAAAAAYU/mZJ9N0_6qxA/s1600/picasso-avignon.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 378px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOkwymBU2mI/AAAAAAAAAYU/mZJ9N0_6qxA/s400/picasso-avignon.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5542014462213806690" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Biz yine gelelim müzeye. A bir ayrıntı daha var müzeyi gezip de not alacaklara önceden bildireyim ki, sonra “benim gibi bir duruma düşmesinler” ağaç kurşun kalem hariç hiçbir kalem müzeye alınmıyor. Sakın, “a ben de müzeden alırım hem her şeyin üzerine Picasso röprodüksiyonları basan müze yönetimi kalemlere de basmıştır diye “hediyelik eşya” bölümüne gitmesinler, çünkü bir o kalem üzerinde “Mougins” röprodüksiyonu yok. Bütün “engelleri” aştıktan sonra müzeye varabildik. Müşfik Kenter’in o inanılmaz sesiyle seslendirdiği “resim okumalarını” dinlemek için, kulaklıklarımızı da aldık ve “ana galeriye” doğru yola çıktık. Yolda sağda solda dev puntolarla “Picasso Özdeyişleri” bize başka bir alem sunuyordu. “…Benim resim yapmam kimilerinin özyaşamlarını yazması gibidir…” diyordu Picasso. Abartma doğrumudur bilmem ama yüzün üzerinde Picasso imzası mevcuttu. Bu eserleri de yaklaşık olarak 2,5-3 saatte gezebilmek, tam olarak anlamak Müşfik Hoca’nın hoş sesiyle “okumak”, dinlemek mümkündür kanımca. İçeride sizi, dışarıdan az olmayan “yoğun” bir kalabalık karşılıyordu. Sergiyi gezerken “yukarıdaki eğitim dersleri için hazırlanan” filmleri izlemediğini düşündüğüm, bazı “acayip tipler” de kalemleri ile olmasa da dilleriyle, tavırlarıyla Pablo Picasso’ya zarar vermek ister gibiydi. İki genç Pablo Picasso’nun “Guitar” adlı eserine uzun uzun bakarak “bu soyut resimdeki” “gitarı” bulmaya çalıştılar. Bu da tabii ki sizin sergiyi görmenizi biraz zorlaştırıyordu. Çünki sergi salonunda siyah çizgi ile de girilmez şeklini gösterseler de çizgi, sınır mınır tanımayan “özgürce gezenlerin” eserlere dokunmalarını “hiç saymıyorum” değim yerindeyse “es geçiyorum”. Onları ve diğer “a bunlar mı Picasso, Aslı kızım sen de yaparsın bunları” diyenleri anlatsam, ömrüm vefa etmez, şu genç yaşım “heba” olur bu vatandaşlarımız yüzünden. E çıkışta da aynı seremoniyi yaşayacak olanlara “bilmişlik satarak”, edindiğimiz edinimleri “sergi kuyruğunda karşılaştıkları” diğer “entelektüel” arkadaşlarına aktaran “arkadaşları” da eklemeden edemeyeceğim. Sonunda sergiyi gezip de çıkışta aklımda bir sürü soru ile eve döndüğümde; Her şeyi Pablo Picasso’nun “Mougins (Kadın)” tablosunun röprodüksiyonu ile kaplayan SAbancı Müzesi’nin -benden aldıkları kurşun kalemin de etkisi ile- neden hediyelik olarak satılan kurşun kalemlerin üzerinde “PicasSA imzası” kaplamadıkları aklımı kurcaladı. Bu “uluslar arası müze mevzuatını” harfi harfine uygulayan yönetimin yurt dışında çokça uygulanan “kurşun kalem” promosyonunu neden tercih etmemişlerdi (?).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır.. koca sergiden aklımda kalan yalnızca bu değil tabii. Bu PR tartışmaları benim de beynimi bulandırmış olacak ki, yazının sonuna doğru saçmalamaya başladım bunu ben de kabul ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu da fark etmeyi başarmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E tabii yazıyı Picasso’nun eşsiz sözlerinden biri ile bitirmek daha fazla saçmalamak için bir mihenk noktası olurdu kanımca…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Bir ressam için en kötü şey üsluptur…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbetle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a href="http://www.facebook.com/pages/Jacques-Louis-David/15974126300?v=wall#!/group.php?gid=89408812869"&gt;BU YAZI KONKORT DERGİSİ'NDE YAYINLANMIŞTIR::.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad ÇOBANOĞLU&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-6139348933330574244?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6139348933330574244'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6139348933330574244'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/baz-insanlar-vardr-tepki-ceken-ve-yalnz.html' title='PICAS&apos;SA İZLENİMLERİ(MMM)'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOkwa3LlMxI/AAAAAAAAAYM/3qiczijr6ss/s72-c/picas8130_130912819689_580264689_2529030_8207394_n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-3080516062718202933</id><published>2010-11-21T16:09:00.000+02:00</published><updated>2010-11-21T16:40:35.505+02:00</updated><title type='text'>URIS’İN DÜŞÜŞÜ</title><content type='html'>Yağmur yağmaz&lt;br /&gt;Kanatlarıma&lt;br /&gt;Düşmem,&lt;br /&gt;Sakın korkma&lt;br /&gt;Semalardan&lt;br /&gt;Acıtamaz yeryüzü&lt;br /&gt;Kemiklerimi&lt;br /&gt;İncitemez;&lt;br /&gt;Beni,&lt;br /&gt;Kalbimi,&lt;br /&gt;Kimse&lt;br /&gt;Senden başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;11.12’04&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-3080516062718202933?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/3080516062718202933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/3080516062718202933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/urisin-dususu.html' title='URIS’İN DÜŞÜŞÜ'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-185588227182669016</id><published>2010-11-20T11:46:00.003+02:00</published><updated>2011-05-08T12:00:55.916+03:00</updated><title type='text'>ANALARIN ASLANLARI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-lLnpz-Lp1eE/TcZWFxx8LMI/AAAAAAAAAcc/h5tyRp9GlYA/s1600/murad_c_baykus%2Bcopy.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 114px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-lLnpz-Lp1eE/TcZWFxx8LMI/AAAAAAAAAcc/h5tyRp9GlYA/s200/murad_c_baykus%2Bcopy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5604261443571297474" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Analar doğurur&lt;br /&gt;Aslanları,&lt;br /&gt;Kundaklarlar,&lt;br /&gt;Mermi siperleriyle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kinle nefretle&lt;br /&gt;Emzirirler&lt;br /&gt;Öldürsünler diye&lt;br /&gt;Başka anaların doğurduğu&lt;br /&gt;Aslanları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24,04'08&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-185588227182669016?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/185588227182669016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/185588227182669016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/analar-aslanlar.html' title='ANALARIN ASLANLARI'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-lLnpz-Lp1eE/TcZWFxx8LMI/AAAAAAAAAcc/h5tyRp9GlYA/s72-c/murad_c_baykus%2Bcopy.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8721646226589018884</id><published>2010-11-20T11:11:00.004+02:00</published><updated>2010-11-21T15:55:24.502+02:00</updated><title type='text'>NE MUTLU "İNSANIM" DİYENE</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOeRSiLgdYI/AAAAAAAAAYE/w9chSOPdTHo/s1600/krnsn532880_detay.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 290px; height: 298px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOeRSiLgdYI/AAAAAAAAAYE/w9chSOPdTHo/s400/krnsn532880_detay.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5541557614101427586" /&gt;&lt;/a&gt; Tanrı, hepimizi farklı yarattı, dilimiz farklı, dinimiz farklı; bunlar aynı olsa örfümüz, adetimiz farklı; hadi bunları da tutturdunuz; anamız, babamız farklı; ana baba da bir olsa, ruhumuz farklı; biz bu farklılıkları birer “açmaz” birer “bölünüşme” unsuru olarak gördüğümüz sürece bize öyle görünür. Şunu düşledim doğduğumdan beri, insanlar birbirlerinin "farklarını" görmeden, ama onları görmezden gelerek değil, yani kendindenmişçesine davranmak da değil, kendimişçesine görmeyerek, kendi farklarını nasılki görmüyorsa öyle yani, davaranabilir mi? Hani "hümanizm ya da hoşgörü" soslarıyla süslenmiş dostluklar kurmadan, "Tanrı'nın tüm insanları farklı yarattığını bilmek için “parmak izine bakmak yetmez mi" dermişçesine. İşte o zaman bu dünyada daha huzurlu, daha mutlu ve daha umutlu yaşayabiliriz. Bugün 12 Eylül 2009, muadili senenin üstünden tam 29 yıl geçmiş, İnsan “şunu” düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbe ne kaybettirir..(!)&lt;br /&gt;Bunu yanıtlamak bazıları için kolaydır.&lt;br /&gt;Biri der;&lt;br /&gt;Ben oğlumu, kızımı “kaybettim”..!&lt;br /&gt;Biri der;&lt;br /&gt;Ben Gençliğimi “kaybettim”..!&lt;br /&gt;Biri çıkar ben de umutlarımı “kaybettim”..! der,&lt;br /&gt;Biri “Deniz'ini”, biri “Yusuf”unu, biri “İnan'ını” kaybetmiştir ama...&lt;br /&gt;Bu sözü bir ülkeye sorsanız, cevap ne olurdu diye düşündürür adama.&lt;br /&gt;Demokrasiyi kaybetmek demek ne demektir, bir ülke için.&lt;br /&gt;Hep karıştırılan iki kavram vardır.&lt;br /&gt;Biri “demokrasi”, diğeri “cumhuriyettir”.&lt;br /&gt;Cumhuriyeti, halkın “iradesi”, demokrasiyi de halkın kendi kendine yetmesi olarak öğretirler okulda.&lt;br /&gt;Peki Cumhuriyet olmadan, “Demokrasi”; demokrasi olmadan “Cumhuriyet” olur mu?&lt;br /&gt;Zinhar..!&lt;br /&gt;Olmaz! Diyenleri duyar gibiyim..!&lt;br /&gt;Lakin oluyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakınız, Çin “Halk” Cumhuriyeti ile İran “İslam” Cumhuriyeti, Bunların ikisi de “Cumhuriyet”tir. Hem de öyle “bazılarının” sandığı gibi ve söylemekten hoşlandıkları bir kelime olan “sözde” sözünü ekleyerek, inanmadıkları gibi değil, “gayet” de cumhuriyet. Yani bu sistemlerde “halkın” iradesi teşekkül eder. Kısaca Cumhuriyet kendinden önde gelen “sistemi” yani “Halk” ve “İslam”ı tamamlar. Lakin bu ve benzeri ülkelerde cumhuriyet olmasına karşın “demokrasi” yoktur. Birleşik Devletler ile Birleşik Krallık'da da her ne kadar “cumhuriyetçiler” olsa da, “Cumhuriyet” yoktur. Lakin demokrasi vardır. Hatta hat saffadadır, Demokrasi ruhunu halktan alır, halkın olmadı bir yerde “devletten” söz edilemez. Bu noktada “ruhu” halka ve kendisine karşı olan hiçbir “unsuru” benimsemez ama söz hakkı verir. Yunanistan gibi bir ülkede, ki bu kavramın da isim babalığını yaparlar bilindiği üzere, şuan ki demokrasilerinde, “Kominist Parti” parlementoda önemli bir yer alır. Demokrasi bundan korkmaz, Yine Almanya gibi bir ülkede, kendi “etnik” grubundan olmayan lakin “vatandaş statüsünde” olan Türkler” parlementoda bulunabilir, hükümet kurabilirler, Demokrasi bundan da korkmaz. Birleşik Devletler, ana yasasına göre “Laik”lik kavramı yoktur. Yargılandığınız yahut seçildiğiniz vakit “kendi kutsal kitabınızın” üstüne el koyarak yemin edersiniz. Demokrasi bundan da, ve başka başka durumlardan da etkilenmeyeceğini bilir. Türkiye'nin kurucuları tarafından demokrasinin yanında Cumhuriyeti hediye etmelerinin nedeni, demokrasiyle şekillenen bir cumhuriyetin; gerçek anlamıyla “insan haklarına” demokratik diğer normlara, genel geçer ahlak ve politik etik kurallarına harfiyen uymasıdır. Bugünki, “Cumhuriyetine Sahip Çık!” mitingleri, “Demokrasine Sahip Çık” mitingleri olmazsa hiç bir şey ifade etmez. Çünki, Cumhuriyet olmadan demokrasi olur ama demokrasi olmadan kullanılan “cumhuriyet” çok tehlikeli bir silahtır. Ateşlendiği vakit sizi “29” sene daha geriden düşündürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a href="http://www.facebook.com/?ref=logo#!/group.php?gid=89408812869&amp;v=info"&gt;BU YAZI KONKORT DERGİSİNDE YAYINLANMIŞTIR::.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;www.muradcobanoglu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8721646226589018884?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8721646226589018884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8721646226589018884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/ne-mutlu-insanim-diyene.html' title='NE MUTLU &quot;İNSANIM&quot; DİYENE'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOeRSiLgdYI/AAAAAAAAAYE/w9chSOPdTHo/s72-c/krnsn532880_detay.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-6888134988739833454</id><published>2010-11-18T16:44:00.002+02:00</published><updated>2010-11-18T16:45:38.611+02:00</updated><title type='text'>Bülbül</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU75sGEBnI/AAAAAAAAAXY/yBHbtpNVgpU/s1600/muradc.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU75sGEBnI/AAAAAAAAAXY/yBHbtpNVgpU/s320/muradc.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540900778824435314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülbül'üm altın kafeste,&lt;br /&gt;Sen Aynı kafeste&lt;br /&gt;Ben ayrı kafeste&lt;br /&gt;Canına kast etmişler, Bülbül'ün&lt;br /&gt;Ya geçersin bülbüllüğünden&lt;br /&gt;Yahut alırız can kuşunu can kafesinden.&lt;br /&gt;Can korkusuyla sanmayın geçmiş,&lt;br /&gt;Bülbül, bülbüllüğünden,&lt;br /&gt;Lakin almamışlar bülbülün canını&lt;br /&gt;Gül de küsmüş, bülbüle&lt;br /&gt;Canı için,&lt;br /&gt;Geçti diye Bülbüllüğünden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23'07'06&lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-6888134988739833454?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6888134988739833454'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6888134988739833454'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/bulbul.html' title='Bülbül'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU75sGEBnI/AAAAAAAAAXY/yBHbtpNVgpU/s72-c/muradc.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-7376679217537986762</id><published>2010-11-18T16:42:00.002+02:00</published><updated>2010-11-18T16:43:28.110+02:00</updated><title type='text'>Gemi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU7c1dxrVI/AAAAAAAAAXQ/mQh6NcSnYno/s1600/muradc.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU7c1dxrVI/AAAAAAAAAXQ/mQh6NcSnYno/s320/muradc.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540900283123608914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah!&lt;br /&gt;Bir gemi olsam,&lt;br /&gt;Uzaklara giden,&lt;br /&gt;Bir nehir olsam açık denizlere dökülen&lt;br /&gt;Bir rüzgar olsam,&lt;br /&gt;En narin gemilerin,&lt;br /&gt;Yelkenlerini doldursam&lt;br /&gt;Nehirlerin,&lt;br /&gt;Denizlere,&lt;br /&gt;Denizlerin&lt;br /&gt;Okyanlara&lt;br /&gt;Akıttığı sularda yüzen bir gemi olsam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;07,07'07 /Gemi.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-7376679217537986762?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/7376679217537986762'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/7376679217537986762'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/gemi.html' title='Gemi'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU7c1dxrVI/AAAAAAAAAXQ/mQh6NcSnYno/s72-c/muradc.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8753652786623284686</id><published>2010-11-18T16:39:00.001+02:00</published><updated>2010-11-18T16:41:26.506+02:00</updated><title type='text'>AŞK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU7Cme-IHI/AAAAAAAAAXI/JtF8fCnuGE4/s1600/muradc.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU7Cme-IHI/AAAAAAAAAXI/JtF8fCnuGE4/s320/muradc.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540899832425488498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mezhebim, dinimsin aşk&lt;br /&gt;Her sözüm her fikrimsin aşk.&lt;br /&gt;Yakmaya yakılmaya yer kalmadı&lt;br /&gt;Cezam,&lt;br /&gt;Ödülümsün aşk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonum,&lt;br /&gt;başlangıcım,&lt;br /&gt;İlk harfim,&lt;br /&gt;Son hecemsin aşk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;06,06'10&lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8753652786623284686?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8753652786623284686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8753652786623284686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/ask.html' title='AŞK'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU7Cme-IHI/AAAAAAAAAXI/JtF8fCnuGE4/s72-c/muradc.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8516716713956228469</id><published>2010-11-18T16:35:00.001+02:00</published><updated>2010-11-18T16:38:16.363+02:00</updated><title type='text'>Sana Dair IV</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU6TdX8BnI/AAAAAAAAAXA/pJ1vVIwh6Vc/s1600/muradc.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU6TdX8BnI/AAAAAAAAAXA/pJ1vVIwh6Vc/s320/muradc.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540899022526219890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben dedim,&lt;br /&gt;Neden ay tutuldu güneşle birlikte&lt;br /&gt;Neden çalkalandı gök kubbe,&lt;br /&gt;Neden haykırdı kuşlar,&lt;br /&gt;Meğer sen gittiğindenmiş,&lt;br /&gt;Sen gittiğinden küsmüş doğa ban,&lt;br /&gt;Sen gittiğinden ay bitap düşmüş&lt;br /&gt;Sen gittiğinden güneş kararmış&lt;br /&gt;Meğerse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28,04'10&lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8516716713956228469?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8516716713956228469'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8516716713956228469'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/sana-dair-iv.html' title='Sana Dair IV'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU6TdX8BnI/AAAAAAAAAXA/pJ1vVIwh6Vc/s72-c/muradc.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-805910899064161508</id><published>2010-11-18T16:14:00.003+02:00</published><updated>2011-05-26T15:00:10.818+03:00</updated><title type='text'>Srebrenitza'dan kim zengin döndü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU1rrH96PI/AAAAAAAAAW4/DNNHLR9IwdM/s1600/www.yeniresim.com_-_Bayrak_Resimleri_-_Bosna_Hersek_Bayra.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 160px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU1rrH96PI/AAAAAAAAAW4/DNNHLR9IwdM/s320/www.yeniresim.com_-_Bayrak_Resimleri_-_Bosna_Hersek_Bayra.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540893940976052466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1990'lar İHH ve Refah Partisi para topluyor "ey Müslümanlar, ey din kardeşlerimiz, BOSNA'da dinimiz elden gidiyor, ALLAH adına para topluyoruz" sloganları eşliğinde, Müslüman, Hıristiyan Yahudi velhasıl tüm Türkiyeli, ruhu oradaki içler acısı olayları KALDIRMAYAN, her kes bir lira da benden dedi. &lt;br /&gt;Hangi dükkana giderseniz gidin üzerine REFAH ve İHH amblemli TİP BOX'lar karşılardı sizi. Nasıl Srebrenitzaları "Sırp Kafa Tasçılara" teslim eden Hollanda Askeri Yönetimi gibi, biz de onca parayı BAŞINDA, MÜCAHİT ERBAKAN sloganları atılan bu ADAMCAĞIZA "emanet ettik", fakat ne ASKERLERE teslim edilen İNSANALAR geri geldi ne de o PARALAR, BOSNALI masum halka gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bu olayın faili arandı Allah'dan da bulundu "Süleyman Mercümek" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bugün Srebrenitza Soykırımı'nın yıl dönümünde BU PARALARIN HESAPLARINI daha verememiş biri olan, CUMHURBAŞKANI affıyla sağlık sorunları yüzünden DIŞARDA kalan birinin ÇOCUKLARI, SAADET PARTİSİ saflarından siyasete giriyor, YENİ AJİTASYONLADA boy göstermek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbetle,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://twitter.com/_mucho"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-805910899064161508?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/805910899064161508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/805910899064161508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/srebrenikadan-kim-zengin-dondu.html' title='Srebrenitza&apos;dan kim zengin döndü'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOU1rrH96PI/AAAAAAAAAW4/DNNHLR9IwdM/s72-c/www.yeniresim.com_-_Bayrak_Resimleri_-_Bosna_Hersek_Bayra.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-6498767531808550352</id><published>2010-11-16T11:22:00.003+02:00</published><updated>2010-11-18T16:13:25.655+02:00</updated><title type='text'>Mukaddime</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOUzoF1CKOI/AAAAAAAAAWw/EwHRCpTgIVs/s1600/muradc.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOUzoF1CKOI/AAAAAAAAAWw/EwHRCpTgIVs/s320/muradc.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540891680401664226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.facebook.com/group.php?gid=5666584287"&gt;Facebook | mucho&lt;/a&gt;: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne sikkem var ne de hırkam, &lt;br /&gt;Ne bir post sahibiyim ne de makam, &lt;br /&gt;Bir dostu arar dururum &lt;br /&gt;Kilidiyim lenh-i mahfuz'un &lt;br /&gt;Ne mazruf belli ne de name, &lt;br /&gt;Düşün sen bunları ölünce, &lt;br /&gt;Her kes kendi kerametince, &lt;br /&gt;Peygamber sayılır bu alemde::."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10,10'10&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-6498767531808550352?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6498767531808550352'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6498767531808550352'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/mukaddime.html' title='Mukaddime'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TOUzoF1CKOI/AAAAAAAAAWw/EwHRCpTgIVs/s72-c/muradc.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8467418830334079740</id><published>2010-11-07T12:43:00.005+02:00</published><updated>2010-11-07T13:19:17.262+02:00</updated><title type='text'>SEVGİLİYE</title><content type='html'>Ben ki,&lt;br /&gt;Güneşi sağ elimle tutan biriydim,&lt;br /&gt;Sana dokunursam ellerim yanar,&lt;br /&gt;Yüreğim de benim bu halime yanar.&lt;br /&gt;Işığım sana kavuşamıyor ey sevgili,&lt;br /&gt;Yetmiyor kelimelerim tümcelerime&lt;br /&gt;Ve her daim anıyor yüreğim,&lt;br /&gt;Yüreğimde kalan gözlerini&lt;br /&gt;Kibrim sen de hapis,&lt;br /&gt;Yüreğim de,&lt;br /&gt;Gözlerim de gözlerinde,&lt;br /&gt;Bil ki&lt;br /&gt;Ben yaşamıyorum bu hazan mevsimde&lt;br /&gt;Ne tatsız,&lt;br /&gt;Ne ruhsuz&lt;br /&gt;Ne de kimsesiz kaldım,&lt;br /&gt;Yalnızlığım yalnızlığınla,&lt;br /&gt;Acılarım anılarınlala paydaş&lt;br /&gt;Dinle Ey sevgili,&lt;br /&gt;Gözlerimde kalan son anılarının tınısını,&lt;br /&gt;Sevgimde haps olan yalnızlığımı&lt;br /&gt;Ve daim senin adına çektiğim tüm acıları&lt;br /&gt;Günahlarım bana özdeş,&lt;br /&gt;Kaderim düşman olsa da,&lt;br /&gt;İki çift mısra ve sen yanımda oldukça,&lt;br /&gt;Ne ister gönül başka bir ses,&lt;br /&gt;Ne arar başka bir seda&lt;br /&gt;Ben bilmem gözlerinden başka okyanus,&lt;br /&gt;Bilmem nefesinden başka hava&lt;br /&gt;Ne sabah görür güneşi gözlerim&lt;br /&gt;Ne de duyar bir aksi seda&lt;br /&gt;Yazan değil,&lt;br /&gt;Yazdırandadır marifet,&lt;br /&gt;Ne dosttan bir teselli buldum&lt;br /&gt;Ne de tattım yardan bir parça merhamet&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;12.10.10&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8467418830334079740?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8467418830334079740'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8467418830334079740'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/sevgiliye.html' title='SEVGİLİYE'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-2695293602521907189</id><published>2010-11-07T12:32:00.005+02:00</published><updated>2011-11-27T17:31:23.751+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='6-7 Eylül Olayları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tomris Giritlioğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yılmaz Karakoyunlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pogrom.'/><title type='text'>BİR 6-7 EYLÜL HİKAYESİ</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Milletin menfaatleri mevzubahis olduğunda, gerisi teferruattır! &lt;br /&gt;- cinayet bile olsa, öyle mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜZ SANCISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir 6-7 Eylül Hikayesi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen: Tomris Giritlioğlu&lt;br /&gt;Senaryo: Etyen Mahçupyan, Nilgün Öneş&lt;br /&gt;Yapımcı: Bahadır Atay ve Fatih Enes Ömeroğlu&lt;br /&gt;Görüntü: Ercan Yılmaz&lt;br /&gt;Müzik: Tamer Çıray&lt;br /&gt;Oyuncular: Murat Yıldırım (Behçet), Beren Saat (Elena), Okan Yalabık (Suat), Belçim Bilgin Erdoğan (Nemika), İlker Aksum (İsmet), Hüseyin Avni Danyal (Kenan),Umut Kurt (Ferit), Avni Yalçın (Yorgo), Zeliha Berksoy (Babaanne) Tuncel Kurtiz (Kamil Efendi), Kenan Bal (Ömer Saruhan), Cem Bender (Adli Tıp Görevlisi), Engin Alkan (Korseci) Engin Şenkan (Albay), Adnan Biricik (Komiser), Beyazıt Gülercan (Emekli Albay), Gazanfer Ündüz (Restoranttaki Misafir), Şahnaz Çakıralp (Restoranttaki Kadın), Onur Saylak (Tüy Üfleyen Adam) Ruhi Sarı (Nümayişçi), Emre Erkan, (Nümayişçi), Necmettin Çobanoğlu (Nümayişçi), Emrah Elçiboğa (Nümayişçi), Zuhal Olcay (Konuk Oyuncu)&lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2008&lt;br /&gt;Süre: 112 dakika&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu filmle birlikte dört filmdir dilimiz döndüğü kadar anlatmaya çalıştığımız “Tomris Giritlioğlu Filmleri Üzerine” yazı dizimizi Tomris Hanımla yapacağımız samimi sohbetle noktalamış bulunuyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNaB1D0xgvI/AAAAAAAAAWo/y1GTlRwvKrc/s1600/guz-sancisi-afis.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 229px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNaB1D0xgvI/AAAAAAAAAWo/y1GTlRwvKrc/s320/guz-sancisi-afis.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5536755540458308338" /&gt;&lt;/a&gt; Filmi izlediğimde ilk aklıma gelen “ne yazık ki bu izlediğimin daha vahimi gerçekten” bu ülkede yaşandı olmuştu. Dayanamamış bazı “özel dostlarımı” aramıştım. Her ülkenin “karanlık bir tarihi” vardır kuşkusuz. Bizim görevimiz bu karanlıkları yarıştırmak da olmamalı. Ama bir sinemacının görevi biraz olsun yaşananları canlı tutmak olmalı. Tıpkı sevgili Yılmaz Karakoyunlu’nun aynı adlı eserinden sinemaya Etyen Mahçupyan ve Nilgün Öneş ikilisinin eliyle uyarlanan Güz Sancısı gibi. Filmde birçok “konuk oyuncu” ve bir de yıllar sonra “Zeliha Berksoy”u görmek de inanın çok özel bir duygu benim için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film bir dönem filmi, her dönem filmi gibi de birçok zorluklar taşıyor. Bunların en başında da hiç kuşkusuz filmde sanki yeni bir oyuncu gibi kullanılan “mekanlar” ve “kostümler” geliyor. Beyoğlu’nda çekim yapmak zaten zordur buna bir de “tarihi bir senaryo” eklendiği zaman bu zorluk birkaç kat daha artıyor. Neyse ki film ekibi bunun üstesinden greenbox gibi post prodüksiyon hileleri, mekan giydirmeleri gibi tekniklerle üstesinden gelmişler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film Beyoğlu’nda bir gece yarısı bir grup adamın ellerindeki kovalardaki kırmızı renkteki boyaları kimi binalara “Rum ve Ortodoks coğrafyanın” inancının aksi yönünde “istavroz” ile işaretlemeleriyle başlıyor. Aksine diyorum çünki buna özen gösterilmiş adeta. Müslüman coğrafya için “çok da önemsenmeyen bu ayrıntı” Hıristiyan coğrafya için çok önemlidir. Bunun için “İstanbul” Türklere kimi Bizans yani “Rumlar” tarafından alınması kolaylaştırılmıştır. Fatih Sultan Mehmed, Kostantinople yaklaştığında, İmparator Konstantine; Papa’dan yardım istemiş, Papa’nın cevabı ise “Katolik olursanız size yardım ederiz” olmuştu. Katolik olmalarının yanında bir çeşit ırkdaş olan Cenevizlilerin haricinde “Katolik coğrafya” İmparator’a yardım etmemiş ve Konstantinople’nin alınımını hızlandırmıştır. Bu bakımından bu özel temaya dokunmak çok da yerinde olmuştur. &lt;br /&gt;Aslında Güz Sancısı, sıradan bir aşk hikayesinden hiçbir farkı yok “aşk-ı memnu” bir aşk bu. Yani “imkansız aşk”. Bir genç bir başka kızı sever, okuldan tanışırlar, kız nüfuslu da bir ailenin kızıdır üstelik genç bütün bunları da gözünde tutar. Bir ağanın oğludur, filmde söylenmez ama sanırım batı bölgelerinden bir ağadır bu kişi. Hatta mübadeleden gelip zengin olan biri de olabilir. Ancak karşı komşusu pahalı bir fahişedir, gayr-i müslimdir üstelik ona aşık olur ve hayatı alt üst olur. İşte filmi bu yalınlıktan soyutlayan yegane şey “bu aşkın yaşandığı” 1955 güzüdür. Film adını da buradan alır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rum kızı genç tarafından gözetlendiğini bilir, daha çok kendini göstermek ister. Perdeleri daha fazla aralar. Gencin merak duygusu daha fazla artmıştır. Bu yeni komşunun kim olduğunu ve ne iş yaptığını öğrenene kadar da bu durum sürer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde konuk oyuncuların haricinde bir kişi “Tuncel Kurtiz”  hem yüzüyle ama yüzünden çok “fotoğrafıyla” oynamaktadır. Bu da deneysel bir yapı taşı özelliği katmış filme. Hatta genç kızı gözetlediği bir akşam telefonu çalar ve alelacele telefonu açmak isterken ayağı takılır ve babasının fotoğrafının üstüne kapaklanır, eli kesilir. Babasının “bedenine olmasa” da fotoğrafına “kan bulaşmıştır”. Babanın oğla verdiği “kanı” böylece geri almıştır bir nevi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Saruhan’ın “hamasetle kışkırtmayla, siyaset olmuyor hele hariciye siyaseti hiç olmuyor demesi” tüm Rejans’ın atmosferini bir anda değiştiriyor. O masada konuşanlar ve konuşulanlar sanki “gelecekteki Türkiye’yi açık eder gibi”, yolsuzluk ve yolsuzluğa bakış, milliyetçi ve kafatasçı guruplar, dinle bir alakası olmadığı halde “mevzu azınlıklar olunca” dindar geçinen insanlar. Ne kadar tanıdık geliyor. İnsan ister istemez “tarih tekerrürden ibaret diyor. Bu hususta sevgili hocamız, ağabeyimiz Aziz Nesin’in “Salkım Salkım Asılacak Adamlar” kitabının okunmasını öneririm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet’in önüne gelen liste aslında tamamı bilinen isimlerden oluşuyor. Ortadan kaldırılacak, yok edilecek, silinecek isimlerdir bunlar. Bu liste anlayışı ya da daha da vahimi “korkusu” günümüzde halen devam etmektedir. Biri ters bir şey yaptı mı “listeye” alınma kaygısı taşır ailesi sevdikleri, zaten o kişi bunu bilerek yazıp çiziyordur “otuz senedir”.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde öyle bir oyuncu var ki, ne yazık ki sonu “ölüm” olmuştur. Bir hamam böceği. Evini hamam “böceklerinden” koruyan adam, ne yazık ki, kendi de bir “siyasi hamam böceği” ordusuna katılmıştır. Bunu fark ettiğinde artık çok geçtir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde gazete haberleri de adeta “yeni bir oyuncu” gibi bir tavırları var. En değerlisi de her halde “Son Havadis Gazetesi”nin, “Amerika Kıbrıs Davasında Türkiye’yi Destekliyor” haberi olabilir. Bu arada bu haberleri çok detaylamasına araştıran, kendi de buna benzer bir öykü yazmaya kalkan biri olarak hiçbir “abartı yok” tamamı gerçek. Amerika’nın Türkiye’yi desteklemesi, İngiltere hakimiyetindeki “Kıbrıs”tan kurtulmaktı. Nedeni ise “Ortadoğu”nun yeniden şekillendirilmesi, bu şekillendirme sırasındaki “Birleşik Krallık” hakimiyeti yerine geçmekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa süre sonra “bizlerin TV’lerden” izlediği olaylar peşi sıra Kıbrıs’ı ve Kıbrıs halkını sarmaya başladı. Oysa her şey bir yanılsamadan ibaretti. Tıpkı buradaki gibi kimi evlere “saldırılar” düzenleniyor bunları da “Rum tebaaya” ait göstermek yetiyordu. Kısa süre sonra “yetti” bir “galeyan güruhu” toplamak için.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübadele ile başlayan hatta bana göre çok önce başlamış bir hikayenin devamıdır bu hadise. İlk kafileyi çok önce Suriye ve Kudüs’e gönderilen bir oyundur bu. Sonra 1934, 1944 Varlık Vergisi ve de 6-7 Eylül olayları. Halen çekmecemde bu hadiseye ait karaladığım birkaç satır durmakla beraber bu projenin benden önce hayata geçirilmesi en çok “beni” mutlu etti desem abartmış olmam sanki. Çünki birileri daha bilmesi gerekiyordu bu acıyı. Varlık Vergisi’nin üstünden çok geçmeden, yine palazlanan Şükrü Saraçoğlu demiyle “onları yiyen kurtlardan” bir kere daha kurtulmak gerekiyordu. Gazetelerde çıkan haberlere göre “Türklerin ekmeğini yiyen bu insanlar “kendi aralarında para toplayarak” Kıbrıs'taki ENOSIS'e para gönderiyorlardı. Çok geçmeden, “herhangi bir siyasi oluşumla bir alakası olmayan” İstanbul Ekspres Gazetesi'nde 6 Eylül 1955 günü bir haber yayımladı.  Atatürk'ün Selanik'teki Evi “Rumlar” tarafından bombalanmıştı. Cumhuriyet Gazetesi, olayın nasıl yer aldığını, duvarın çöktüğü, kapıdaki askerin yaralandığına kadar en ince ayrıntısıyla yer verdi. Aynı şekilde Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'nin, de propaganda aracı olarak kullanılan İstanbul Ekspres, haddinden fazla basılarak nerdeyse bedava dağıtıldı ve İstanbul Halkının bir bölümünü galeyana getirmeyi başardılar, galeyana gelmeyenlerde önemli değildi, en azından onlar önlerinde bir engel oluşturmazdı. Kısa süre sonra dışından “zengin olmak isteyen” binlerce insanı kamyonlarla İstanbul'a taşıyan kurumlar icat olacaktı çünki. Hükümetlerin iki senede yaptığını İstanbul ve Taşra eşrafı, 2 günde daha hızlı yapacaktı. Başta “Rumlara” karşı gibi gözüken olaylar kısa süre sonra tüm azınlıklara, “Müslümanlığı şüpheli olanlara”, Levantenlere ve Yahudilere ve halen İstanbul'da kalan Ermenilere sıçradı. Bayrak asmayan her ev potansiyel olarak suçlu ve yağmalanmayı, tecavüze uğramayı, öldüresiye dövülmeyi hak ediyordu. Resmi kurumların bildiği sayılarla, on üç kişi hayatını kaybetti, otuz kişi yaralandı, 4000 ev, 1000 iş yeri, 73 Kilise, 1 Havra, 2 Manastır, 26 okul ve aralarında bar, fabrika, otel gibi yerlerin yer aldığı 4000 kadar mekan saldırıya uğramış, yağmalanmıştır, dendi. Tabi bunlar resmi kayıtlar dediğim üzere. Hep demişimdir demokrasinin kullanımında rol modellerin ne derece önemli olduğunu. Bu bir süreç meselesidir. Kimse sorgulamaz insanların nerden geldiklerini, nasıl zenginleştiğini, nasıl fakirleştirdiğini. Onların “M Grubundan” olması yeter de artar bile onların yaptığı “ihanetlerin” affedilmesi için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir kere daha bakıyorum ki “galeyana” gelmeye dünden razı bir toplum var karşımızda. En ufak şeyde hemen bayrakları alıp “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacak”, “Rumlar Gidecek Bu İş Bitecek” benzeri sloganları yüksek sesten duyuyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzikleriyle de beynimize kazınan ve bir Rum, ninnisi ile bütün filmi ören film ortak yaşamayı, ayrı ruhtan olduğumuzu son sahnede çalan “ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim” türküsünün Rumca ve Türkçe versiyonu ile bitirerek bunu bir kez daha ispatlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekibin eline sağlık. Tek arzum ve dileğim şudur 30 yıldır bu topraklarda yaşayan, 25 senedir düşünen, 15 senedir yazan biri olarak “bu olaylar yaşanmasın” tekrar. Zaten yeteri kadar üzüldük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-2695293602521907189?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2695293602521907189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2695293602521907189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/bir-6-7-eylul-hikayesi.html' title='BİR 6-7 EYLÜL HİKAYESİ'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNaB1D0xgvI/AAAAAAAAAWo/y1GTlRwvKrc/s72-c/guz-sancisi-afis.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8539443699870614842</id><published>2010-11-07T12:22:00.004+02:00</published><updated>2011-11-27T17:14:56.257+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Varlık Vergisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Salkım Hanım&apos;ın Taneleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Azınlıklar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tomris Giritlioğlu'/><title type='text'>BİR VARLIK VERGİSİ HİKAYESİ</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Bu dünyanın günahları hep bana mı yazılacak ulan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SALKIM HANIM’IN TANELERİ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir Varlık Vergisi Hikayesi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen: Tomris Giritlioğlu&lt;br /&gt;Senaryo: Tamer Baran, Etyen Mahçupyan&lt;br /&gt;Yapımcı: Şükrü Avşar, Cafer Özgül&lt;br /&gt;Görüntü Yönetmeni: Yavuz Türkeri, Ercan Yılmaz&lt;br /&gt;Müzik: Tamer Çıray&lt;br /&gt;Oyuncular: Hülya Avşar (Nora), Zafer Algöz (Durmuş), Güven Kıraç (Bekir), Zuhal Olcay (Nefise), Kamuran Usluer (Halit Bey), Uğur Polat (Levon), Derya Alabora (Nimet), Murat Daltaban (Klarnetçi Artin)&lt;br /&gt;Yapım Yılı: 1999&lt;br /&gt;Süre : 135dk.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNZ_k0B3fwI/AAAAAAAAAWg/Dtvk6tqeEhM/s1600/1119_1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 220px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNZ_k0B3fwI/AAAAAAAAAWg/Dtvk6tqeEhM/s320/1119_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5536753062317096706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; Film Yılmaz Karakoyun’lunun aynı adlı romanından şimdilerde Agos Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni olan, Ethem Mahçupyan ve Tamer Baran’ın kaleminden senaryolaştırılmıştır. Senaryodaki azınlık isimlerini “görünce” ön yargılara kapılanlara söyleyeyim, kitabı okursanız dönemin Milletvekili Yılmaz Karakoyun’lunun daha ağır şeyler yazdığını da anlarsınız. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yönetmen de o günlerde TRT’de görev yapmaktaydı. Yine çok zekice ve bir çeşit “günah çıkarma seronomisi” gibi bu filmi TRT1 ekranlarında izlediğimde “üstünde yaşadığım, nefes almaya devam ettiğim, atalarımın ölülerinin olduğu bu topraklara, insanlarına ve demokrasiye olan inancım daha da kuvvetlenmişti. Her ne kadar da film sonrasında TRT eleştiri yumağına tutulsa da, bu kanaatimi halen korurum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ülkenin karanlık tarihleri vardır emin olun. Lakin biz bu topraklarda nefes almayı sürdürdüğümüz için bu toprakların hikayelerini anlatmamız kimseyi yadırgatmaması gerekir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Film bir tren garı sahnesiyle başlar, tren garları insanlara her zaman bir hüzün verir, kah bir beklediğinize kavuşursunuz kah da yarinizden, yareninizden ayrılırsınız. İçinde sevinç de olsa hüzünlenir insanoğlu aradan geçen onca seneye hayıflanarak. İşte hikayemiz bu tren garında başlar. &lt;br /&gt;Yönetmenin tercihiyle hikaye burada kesilmiş ve “1” sene geriye gidilmiştir. Köyünden, kendi küçük dünyasından büyük bir kente göç etmiş bir ailedir, Durmuş ve Nimet çifti. Nimet, Durmuş’dan daha hali vakti yerinde olan bir ailede büyümüş, ancak içinde bulunduğu şartların zorluğundan kurtulmak isterken, Durmuş’un yanında bulmuştur kendisini.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Durmuş ise, salt Nimet’le değil, Nimet’in sahip olup da kendisinin olmadığı her şeye sahip olma arzusundadır. Zenginlik, nüfus, itibar ne varsa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine, fırsatçılık, ilk olarak “ekmek karnesi” kuyruğunda yakalamaktadır. Belli ki biri bu işten de gelir kazanmayı akıl etmiş ve devletin ücretsiz dağıttığı karneleri üçer beşer alarak el altından kendini geçindirecek bir rakama “kendi gibi diğer” insanlara satmaktadır. Pekala bunu Durmuş da yapabilirdi, yapacaktırda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geçmeden köyünden daha önce büyük şehirlere gelerek ekmek kavgasına başlayan başka bir isim olan Bekir’i bulacak ve bir müddet onun yanında ikamet edecektir. Halit Bey’in de izni ile sahip olduğu hanlardan birinde hamal olarak işe başlayacak ancak bu ona asla yetmeyecektir. Zira kendisi “gevurların” yanıda çalışamaya gelmemiştir buralara. Gevurları yanında çalıştırmaya gelmiştir.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Roman’da da okuyacağınız ve aynı keyfi alacağınız karakterleri yönetmen filmde ihmal etmemiş teker teker hepsinin özel hayatına dili döndüğü kadar inmeye çalışmış. Romana isim anneliği yapan “Salkım Hanım” ve Nora adeta iç içe geçmiş karakterlerdir. Nora’yı boynundaki müceferatta ruhu hapsolmuş  olan Salkım Hanım’dan ayırt edemezsiniz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1940’lı yıllar sadece Türkiye için zorlu yıllar değildi, tüm dünya, kendini ha SSCB ha da III. Reich İmparatorluğu’nda bulması kaçınılmazdı. İsmet İnönü çok zor bir karara imza atarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni saldırmazlık antlaşmalarıyla “II Dünya Harbi” ne sokmamayı başardı. Ancak bunun yükü yine de ağır oldu. Devrimlerin ışığında yeni yeni emekleyen bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti dışa borçlu bir ülkeydi. Sanayisi yoktu. Kurulan irili ufaklı sanayinler de ülkeye yetmiyordu. Savaşa girmemin bedeli “büyük ambargolar oldu” o yıllarda kimse Türkiye’ye insani yardım taşıyan gemiler de göndermediğinden midir bilinmez, halk bir lokma ekmeğe bile muhtaç oldu. Devlet çıkardığı karnelerle halka “ne kadar ekmek alacağını” fazlasını alamayacağını açıkça anlattığı bu yıllarda, arada bir Boğaziçi zifiri karanlığa kapılır, karatma geceleri yaşanırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu olayın biraz da sosyo-politik zeminine inelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murathan Mungan'ın dizelerindeki gibi “eskidendi her şey” kimse ölmemiş, kimse kimseye ihanet etmemişti. Cumhuriyet'in henüz ilk yıllarında “belki kentliler” Cumhuriyet'in ne demek olduğunu anlasalar da, “milletin en efendisi olan köylü” anlayamadı, kavrayamadı Cumhuriyet'i. Hele Avrupa'daki demokrasi sürecinin yüz yıllar, Türkiye'dekinin ise birkaç yıl olduğu hesaba getirilir ve konan yasaklar da hatırlanırsa, Cumhuriyet adına “altı oklu olduğu” ve bu “okların ha bire kendinleri vurduğu” dışında pek bir şey anımsayamadı. Eli yüzü düzgün ilk “çok partili” zemine geçmemize sebep olan Ali Adnan Ertekin Menderes'le ve onların kırsal kesimdeki uzantısı olan “toprak ağaları” ile“altı okçular” arasında sıkışmasına sebep olacağından “demokrasi” için de hoş düşünceleri olmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah devletlerine zeval vermesinci anlayışları sonralarda kendilerine “padişahım çok yaşa” mislinden durumlara dönüştürerek, cumhuriyet ve demokrasi adına yeni yeni kavramlar getireceklerdi. “toprak ağaları” iki partili rejimde “altı oka mühür basmamaları” gerektiğini önemle vurguladılar, “efendi olan millete”. Sonra bilindiği gibi, toprak reformu bazı bölgelere çıksa bile, ağalar bu insanları “efendi olduklarından” kandırarak, tehdit ederek, zorla mallarını geri aldılar. Burada köylünün sesi çıkmadı tabi, çıkanları da biz duymadık. Çünki onlarda kendileriyle beraber savaşmışlardı, düşmanları kendilerinin inandırıldığı gibi, beraber kovmuşlardı. Onların bu ülkenin her toprağında, hakkı vardı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Peki hakkı olmayan kimdi. Türkiye Cumhuriyet'inin kurucusu Mustafa Kemal'e, “Atatürk” soyadını verip, kendi de “Dilaçar” soyadını alan, “millet-i sadıka” olan Ermeniler, Türkiye Cumhuriyet'ine bizzat Atatürk'ün emriyle davet edilerek, Üniversitelerini kalkındıran, Yahudiler, her türlü esnaflık ve ticaret'i öğrendikleri Rumlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ülkenin asıl sorunu olan kişler bunlardı. Madem toprak ağaları mallarını vermiyordu, ki onların “çalışıp alın teri olan mallardı bunlar”, kendi ülkelerinde, kendilerini “işçi olarak çalıştıran” kişilerden alınmalıydı. Alındı da, ilk adım zaten yıllar önce Almanlar ile başlamıştı, Alman Ruhu'na sahip bazı yüksek rütbeli bürokratların imzaladıkları fermanlarla ilk kafile yola çıkmıştı çoktan zaten. Yerine taşınan başka bir “millet-i sadıka” vardı. Ama bu Osmanlı Devletine değil, Alman Devletine, sadık bir ulustu. Hem de müslümandı. Yani güvenilir olma şartlarının tamamını taşıyordu üstünde. Hep önerdiğim bir kitap olan “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”yı bu hususda, önemle okunması gerektiğinin altını çizmekte fayda var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk sorun ortadan kalktığına göre diğerlerine eğilmekte fayda vardı. Savaş şartlarıydı. Millet ekmeği bile karne ile alıyor, az yiyor, az tüketiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda, “ekonomiye değil bizzat ekmeğe can veriliyordu” verilmesi de gerekiyordu. Her ölen vatandaş “Hitler Ekomomisi” ile gayr-i milli hasıla'nın artması demekti. İsmet İnönü’nün biraz da “eşinin gayretiyle”, müthiş bir zeka unsurunu kullanarak, Türkiye Cumhuriyet'ini savaşın bitmesine iki gün kalaya kadar savaşa sokmamayı başardığı bu yıllarda,  “karne sefaletinden kırılan” insanlara bir de savaş şartları haiz olsaydı kim bilir ülkede yaşayan insan kalır mıydı bilinmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz İsrail Devleti'de kurulup da Arap – İsrail Savaşı başlamadığında da, “camilerde, evlerde yer alan Magen David'ler, İslam Litaratüründeki adıyla, Mühr-ü Süleymanlar da kimseyi rahatsız etmiyordu o yıllarda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra aklı evvel siyaset adamlarımız, bilginlerimiz, teknokratlarımız bir yasa çıkardılar ülkedeki şartları öne sürerek. Neydi bu yasa; Ülkede bulunan tüm “zenginler”, mallarının büyük bir oranını devlete bağışlayacaklardı, bunun adı da Varlık Vergisi'ydi. Başta bir sorun olmadı tabi. Yasalarda bir sorun olmaz, yasalar çıkartılır, kah demokratik kah anti demokratik. Mesela Franda'da da bizdeki 301 benzeri bir yasa vardır. Fransız Bayrağını, Milletini, Ulusunu kimse “eleştiremez” eleştirenlere “yüksek meblalı cezalar” uygulanır. Fakat bu yasa ancak Fransız İhtilali'nden sonra on sene kadar uygulanır. İşte bu uygulama zafiyetinin bir benzeri de “Varlık Vergisi” sırasında uygulandı. Vergi, insanları, gruplara ayırıyordu. Bunlar M Grubu, Müslümanları, G Grubu Gayr-i Müslimleri, D Grubu “Müslümanlığından şüphe edilenleri”, E Grubu da Ecnebi olanları anlatıyordu. Vergi tüm gruplara eşit uzaklıkta uygulanacak diye bir kanun yoktu zaten, amaç da bu değildi. Şükrü Saraçoğlu'nun kendi ifadesiyle; “...Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz...” diye açıklayacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geçmeden İsmet İnönü'nünde kapısı çalındı, Cumhurbaşkanı olmasına rağmen. Hem bu, verginin nasıl ve kime uygulanacağı konusundaki bazı şüpheleri de ortadan kaldıracaktı. İsmet İnönü, Çankaya Köşkü'nü Lojman olarak, kendisi de “maaşlı devlet memuru olarak” gösterse de bir kısım ödeme yaptı “malum sebepten” devlet kasasına. Ama oturduğu ev kendinin olmadığı ve maaşla çalıştığı için bu o kadar can alıcı olmadı onun ve ailesi için. Vergisini ödemeyen kim olursa olsun, Aşkele'de taş kırmaya ve tren yolu yapımında kullanılacaktı. Devlet onları istediği gibi çalıştırabilecekti. Tabi amaç kimsenin “izzetiyle oynamak değil”, çalıştırarak ödediği para ile vergisini tahsil etmekti. Şükrü Saraçoğlu'nun da isteği üzerine verginin en ağır bölümü M Grubu haricindeki kişilere uygulandı. M Grubundaki kişiler “patron olsa bile” işçi, İşçi olan diğer “gruplar”da patron olarak göstermek yetiyordu bunu yapmak için. Bu toplumun yüzde birini bile oluşturmayan grubun elindeki mallar bir gecede el değiştirdi böylelikle. Zenginleşen yeni bir sınıf esnaf tayfası peydah oldu böylelikle. Vergi çok değil iki yıl uygulandı, ama yetti de arttı bile “Türkiye”nin Türkler'in eline geçmesi için. Artık “taşı toprağı altın bir şehir vardı karşılarında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şehirden en büyük payı da Durmuş almalıydı. Aldı da önce öldürdüğü tahsildarın paralarını daha sonra da yeni çıkan bu kanunun açıklarından yararlanıp ondan kazandığını aslan payını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film zaman zaman da flashbacklerle Nora’nın önceki yaşamına gidip gelmekte. Nora’nın bir zabit tarafından cinsel istismara maruz kalması, en başta Nora’yı yaralamış ve bunun neticesinde de kendisi hastalanarak “alzheimer” olmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vergisini ödeyemeyen ilk kafileyi çoktan Aşkale’ye göndermişlerdi. Yolu Erzurum’un Aşkale ilçesindeki demiryollarından geçenlerin bu demir yollarını yapmakla görevli dostlarımızı bir kere daha anması gerekmektedir kanaatindeyim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Halit Bey’in “M” değil de “D” grubundan olduğunu yine aynı ortamları pay ettiği Gani Bey’in ve onun has adamı olan Durmuş’un ihbarıyla ortaya çıkar ve o da kendine tahakkuk ettirilen vergiyi ödeyememiş, Aşkale’nin yolunu tutmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin en çok keyif aldığım sahnelerinden biri de  Halit Bey’i karla, Nora Hanım’ı da toprakla gömülürken yaşanan paralel kurgu. Öyle keyifli bir bindirme olmuş ki, adeta kar ve toprak iç içe geçmiş. Sanki bir bakıma bu toprağın karı da toprağı da bizim bedenimizi örtsün der gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8539443699870614842?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8539443699870614842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8539443699870614842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/bir-varlik-vergisi-hikayesi.html' title='BİR VARLIK VERGİSİ HİKAYESİ'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNZ_k0B3fwI/AAAAAAAAAWg/Dtvk6tqeEhM/s72-c/1119_1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-2962301205529684544</id><published>2010-11-07T12:04:00.007+02:00</published><updated>2011-11-27T17:03:58.953+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Darbe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='80. Adım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tomris Giritlioğlu'/><title type='text'>80 ADIMDA TÜRKİYE</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Gülmüşsün”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“80. ADIM”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“80 Adımda Türkiye”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen: Tomris Giritlioğlu&lt;br /&gt;Senaryo: Mehmet Eroğlu&lt;br /&gt;Yapımcı: Cafer Özgül&lt;br /&gt;Görüntü Yönetmeni: Yavuz Türkeri&lt;br /&gt;Müzik: Münir Nurettin Beken&lt;br /&gt;Oyuncular: Haluk Bilginer (Savcı), Zuhal Olcay (Lerzan), Levent Ülgen (Korkut Laçin), Derya Alabora (Aslı), Hümeyra Akbay (Yetimhane`nin Hademesi), Emre Baykal (Hasan), Altan Erkekli (Savcı Yardımcısı), Taner Barlas (Raoul), Civan Canova (Sedat), Tunca Yönder (Dehler), Meral Çetinkaya (Zeynep)&lt;br /&gt;Yapım Yılı: 1996&lt;br /&gt;Süre : 105 dk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNZ9ZdG3T_I/AAAAAAAAAWY/aiPC2zVJOEc/s1600/03.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 246px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNZ9ZdG3T_I/AAAAAAAAAWY/aiPC2zVJOEc/s320/03.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5536750668162224114" /&gt;&lt;/a&gt;Tomris Giritlioğlu filmlerine, 2. Filmi “80.Adım” ile devam ediyoruz. İlk filminde olduğu gibi bu film de Okan Uysaler’e adanmış. &lt;br /&gt;80. Adım bir, darbe çağından yeni çıkan bir Türkiye’de henüz derin devletin ağır bastığı 1990’lı yılları irdeliyor. Film, yetiştirme yurdundan gelen bir gencin, yetiştirme yurdundaki insanların ona yaptıklarından intikam alırcasına, okulu yakıp, sonra da yurt dışına çıkmasını irdelese de, ana karakter “Korkut Laçin” dönemin yükselen değerlerinden olan “örtülü ödenek”, “gizli teşkilatlanma”, “kurşun yiyen de atan da şerefli” gibi kavramları da “kendi sinema diliyle”, “teğet geçiyor” &lt;br /&gt;Film bir Bangkok sahnesiyle başlıyor. Korkut Laçin, de her yurt dışına kaçmak zorunda olan insan gibi, kendine “daha huzurlu hissedeceği” ve uluslar arası sözleşmelerle birbirlerine “kedi ya da başka bir şey” verme zorunluluğu olmayan bir ülkeye kaçmıştır. &lt;br /&gt;Ancak burada da huzurlu değildir. Çünki kendi gibi başka nedenlerle ve başka darbe hükümlerinden kaçanlar da oradadır. Akvaryumun  oksijeni iyice daraldığı için de diğer kapalılarla birlikte yaşam alanı daralmıştır.&lt;br /&gt;Onu tanıyan bir Alman peşinden gider ve filmin adını koyan diyalog Korkut Laçin’in ağzından dökülür. “… seksen adım sonra liman var…” adam Türkçe saymaya başlar adımlarını.&lt;br /&gt;Bir geçmeyle, İstanbul’dayızdır artık, dertler bitmiş gibi gözükse de belli ki yeni başlamaktadır. Zaman zaman da Korkut Laçin’in iç dünyasına bir yolculuk başlar bir iç kurguyla. &lt;br /&gt;Artık sorgulayabileceğimiz onca soru vardır kafamızda. Korkut Laçin kimdir? Neden filmde sürekli seçim otobüsleri gözükmektedir ve daha bir sürü soru işareti beynimizdeki yaşam alanını tüketmeye başlamıştır artık. &lt;br /&gt;Savcı ile yardımcısı, bir özel takside Korkut Laçin üzerine konuşurlar. Arkadan “sarı zemin üzerine işlenmiş” bayraklar geçer. Biri hariç bu bayrakların hiç birinde “Petek şeklinde Türkiye Haritası ve üzerinde arı” amblemi fark edilmez. Yönetmen burada ince bir çizgi belirtmiş ve çalıştığı kurumun da hassasiyetlerini çok başarılı bir dille ihlal etmiştir. &lt;br /&gt;Her ülkede belki darbe olmuştur ama en can acıtanı bizdedir sanırım. İşte o can acıtan isimlerin fotoğrafları, büstleri her yana asılmış, isimleri çocuklarımıza, eğitim verdiğimiz kurumlara; evlerimize gittiğimiz, balkondan karşı taraftaki komşuya seslendiğimiz sokaklarımıza, En vahimi de içimize işlemiş, işletilmiştir. &lt;br /&gt;İşte yönetmen de bu bilinci taşıyan diğer entelektüeller gibi, duvardaki kayan “Kenan Evren” tablosunun “yine bir darbe hükümleri çerçevesinde kurulan, HSYK’nın getirmiş olduğu savcıyla”  düzeltmeye çalışmış ancak tablo onun düzeltmesinin ardından “zamana yenik düşerek” eski “halini” almaktadır. Yönetmen o dönem iktidarda olan bu isimlere; Abbas Keroistami misali kendi değerleriyle dalga geçer bir üslup getirmeyi de bilmiştir. &lt;br /&gt;Adalarda “motorlu araçların” serbest olduğu, Kız Kulesi’nde helen askeriyenin nöbet tuttuğu bu yıllarda, ülkemize “kot pantolon” ya da moda değimiyle “jean” da daha yeni yeni giriyordu. İşte Korkut Laçin de bu yıllarda adada geçmişiyle hesaplaşacağı isimleri arar. Bir konakta büyük bir davet vardır. Ev sahibi nüfuzlu bir adamdır. Her sonradan nüfuslanan isim gibi karanlık yönleri vardır. Adam bu karanlık yönleri bize anlatmaya çalışacaktır. &lt;br /&gt;Ancak aradığı isimi orada bulamaz. Yönetmenin her zaman yer verdiği oyunculardan Zuhal Olcay; Lerzan karakteriyle aslında aradığı ismin eşidir. Ancak maceraya açık bir hayatı olmasının  yanında yaşadığı yerde “Korkut Laçin” ismini pek sık duymuş ve hayranlığı, karşılaştığında ise bu karizmatik erkeğe hayranlığı daha fazla artmış ve kendini ona vermiştir. &lt;br /&gt;Adamın bu iç yolculuğunda onu yalnız bırakmayan herkesin de savcıyla ve yardımcısıyla yolları kesişecektir.&lt;br /&gt;Film paralel kurgularla dönemi, dönemin sorunlarını anlatırken, bir çocuğun gözünden kaçan “ayrıntılara” da dönemin kuralları içinde yer vermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-2962301205529684544?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2962301205529684544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2962301205529684544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/80-adimda-turkiye.html' title='80 ADIMDA TÜRKİYE'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNZ9ZdG3T_I/AAAAAAAAAWY/aiPC2zVJOEc/s72-c/03.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-5684788114509327945</id><published>2010-11-03T18:15:00.004+02:00</published><updated>2011-11-27T16:57:58.996+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Feride Çiçekoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mübadele'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tomris Giritlioğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Suyun Öte Yanı'/><title type='text'>SUYUN ÖTE YANI'NIN DA YANI</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Sorardım niye kaçtın? Sizin Ada'nın adı yüzünden”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SUYUN ÖTE YANI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Suyun Öte Yanı'nında Öte Yanı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen: Tomris Giritlioğlu&lt;br /&gt;Senaryo: Feride Çiçekoğlu&lt;br /&gt;Yapımcı: Meral Babacan&lt;br /&gt;Görüntü: Orhan Oğuz&lt;br /&gt;Müzik: Yeni Türkü&lt;br /&gt;Oyuncular : Nur Sürer  (Kadın), Halil Ergün (Arap Mustafa), Selçuk Yöntem (Adam), Meral Çetinkaya (Sıdıka), Uğur Polat (Yunanlı Avukat), &lt;br /&gt;Yapım Yılı: 1993&lt;br /&gt;Süre: 90dk.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bu filmi bulmama vesile olan değerli ve kadim dostum, Ali Can Sekmeç'e yürekten teşekkürler ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNGL6zxsA8I/AAAAAAAAAWA/pKEoz8dtYsw/s1600/28020_2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 313px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNGL6zxsA8I/AAAAAAAAAWA/pKEoz8dtYsw/s320/28020_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535359259462337474" /&gt;&lt;/a&gt;Yazımızın 3. Bölümü'nü “daha önceden de dillendirdiğimiz üzere” Tomris Giritlioğlu Filmlerine ayırdık. Sırasıyla; “Suyun Öte Yanı (1993)”, “80. Adım (1997)”, “Salkım Hanımın Taneleri (2008)” ve “Güz Sancısı 2009” dilmiz döndükçe, yönetmenin filmde anlatamadıklarını sizlerle paylaşmış olacağız. Bu dizileri yapmaktaki ana amacımız hiç şüphesiz bu mesleğin, hiç de öyle göründüğü kadar basit temellerle oluşturulmadığını, her filmde “yönetmenin” bir “otobiyografisi”nin bizi karşıladığını anlatmaktır. Şimdi, dizimize ilk film olan “Suyun Öte Yanı” ile bağlıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film cunta ve müdale sırasında Girit Adası'ndan zorla göç ettirilen insanların hayatlarının nasıl karşılaşabileceğini, çok çarpıcı çizgilerle, başka bir cunta yönetimi olan 12 Eylül'den kaçan bir çiftin ağzından anlatıyor.  Senaryosunu, şuan Bilgi Üniversitesi, Sinema Tv öğretim üyelerinden, sevgili hocamız Feride Çiçekoğlu'nun kaleme aldığı film. Kendi de bir cunta iktidarından zarar görmüş bir senaristin nasıl “gizli imlerle” cunta'nın ne demek olduğunu gösterdiği çok çarpıcı ve eşi ne az bulunur bir filmdir. Dönemin TRT şartları ve zihniyeti de hesaba katarsak ne denli özel bir durum olduğu daha iyi anlaşılmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film, Tomris Giritlioğlu'nun yakın arkadaşı olduğunu bidiğim Okan Uysaler'e adanmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar bir coğrafya'da yaşadıkları zaman, orada doğdukları, o topraklara ölülerini gömdükleri, anılarını kazıdıkları zaman oradan ayrılmak da işte öyle sanıldığı kadar basit ve kolay olmuyor. Nitekim tüm mübadele yaşayan insanlar gibi, kendi ataları da aynı durumlardan ve fakat farklı çoğrafyalardan gelen biri olarak çok iyi anlıyorum. Onlar için Devlet kavramı Yunan yahut Türk Bayrakları'nın altında yaşamak değil. Kendi ölüleri, anıları, atalarının ruhlarıyla beraber yaşamaktı çünki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün omzu silahlı, duman, kül renkli kıyafetler giymiş insanlar, onları birbirlerinden ayrına kadar  aslına bakılırsa aralarında çok da büyük sorun yoktu. Ancak emir yüksek yerlerden gelmiş, artık siz birbirinize düşmansınız demişti. Ada boşaltılmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Girit'den kaçan, bu insanları, Balıkesir'in eşsiz ve çocukluğumuzdan kalan anılarının ev sahibi olan Ayvalık'a taşırlar. Hem tipoloji olarak da Girit'i andırır, onun kadar büyük olmasa da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte onlardan biridir, Meral Çetinkaya'nın canlandırdığı …........... Kadın yıllar önce, gelmiş, artık yaşlanmaya yüz tutmuş evi ve kendisi pansiyonculuk hizmeti vermektedir, bu küçük adada. Yunanlı bir avukat haricinde de çok da sıra dışı bir şey yoktur. Taki (Selçuk Yöntem) ve (Nur Sürer) kendi geçmişlerinden kaçıp adaya sığınana kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlarında getirdikleri, muhtemel ki kadının “evlat hasreti” yüzünden besledikleri ve köpek yavrusu, ona ayrılan o kısıtlı yaşam alanındı terk ettiğinde. Bir önceki sahne de Meral Çetinkaya'nın kendisi “Arap”ı aradığında. Bu durumun bir “kavgaya” dönüşeceğini düşünürsünüz. Ne kedi köpekle ne de köpek kedi ile kavga eder. Cunta Adası'nda ikisi de mutlu yaşarlar. Her ikisi için de eşit sevgi vardır kucaklarda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın ve adam geçmişinden ve 12 Eylül Rejimi'nin sert koşullarından kaçmaktadır. Bir TRT yönetmeni için, bu rejimden mahkum olmuş birinin senaryosunu kullanmak çok yüreklilik isteyen birşeydir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu melankonik yalnızlık, başka bir kaçamak için gelen bir adamı arayan “polisler” sayesinde bozulur. Sonrasında kaçma planları yapılır. Hayati tehlikeler atlatarak. Ancak bütün bunların, başka biri için ve de “apolitik bir durum” için yapıldığını öğrendiklerinde gülümserler, rahat bir nefes alırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız ve Kadın aynı ortak geçmişten gelmiş, aynı dilleri konuşur olmuşlardır. Bu yüzdendir ki daha iyi anlaşmaktadırlar. Kah kadın, bildiği “Grit” şivesiyle ona Grekçe öğretir, kah Girit Yemekler'ini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde ufak ayrıntılar da gözden bunlardan en beğendiğim ve tüm göçmen toplumlarının ortak bir paylaşımı olan, kese içindeki toprak. Eğer bir yere bir daha dönme olasılığınız yoksa oradan yanınızda üç beş kuruşun ötesinde “maddi” değeri sizin için, sizi muayeneye gelen doktordan bile kıskanıp da tedaviyi ret etmenize sebep olan “para kesesi” değil, “toprak kesesi” olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cunta'daki klise'nin bakımsız olmasıyla “henüz daha dine ayırcak vaktimiz yok” mesajı verilmeye çalışılmıştır. (Selçuk Yöntem)'in adaya ikinci defa geldiğinde klise bahçesinde ikamet eden yaşlı kadın ölmüş, klise temizlenmiş. Müslüman bir aile buranın daha fazla kirlenmemesi için Jeruşalem'deki büyük mabet gibi, Osmanlı İmparatorluğu zamanlarındaki gibi, bir müslüman aileye bırakılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir önemli bilgi daha vermek gerekir film hakkında, filmde kullanılan isimler çok önemlidir. Eğer sizin ana iki karakterinizin “ismi” yoksa, bu bir genelleme hikayesi demektir. Adı “Ahmet” olur “Ayşe” olur, ya da “Yossi” olur, “Etel” olur, yahut “Hristos” olur, “Eleni” olur ama hikaye değişmez. Acılar ve topraklar her kes için aynıdır. Ama bu toprakları zaptetmek demek de değildir. Onların bir sahibi yoktur çünki. Ona emek veren, ona dost olanındır toprak. Nereye giderseniz gidin onu da yanınızda göstürürsünüz.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman Grit'in eşşiz şarkılarıyla da şenlenen filmi, görebilmenizi çok arzu ederim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-5684788114509327945?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5684788114509327945'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5684788114509327945'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/suyun-ote-yaninin-da-yani.html' title='SUYUN ÖTE YANI&apos;NIN DA YANI'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TNGL6zxsA8I/AAAAAAAAAWA/pKEoz8dtYsw/s72-c/28020_2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-303692578230773772</id><published>2010-11-01T11:14:00.005+02:00</published><updated>2011-11-27T16:49:45.728+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Martılar Açken'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bülent Pelit'/><title type='text'>MARTILAR AÇKEN'İN YÖNETMENİ BÜLENT PELİT'LE AKŞAMÜSTÜ SOHBETİ</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;UYARI: Bu yazının hiçbir bölümü, hiçbir cümlesi, yazarın ve site yönetiminin izni olmaksızın kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal takibat yaptırılacaktır!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM6GJw6yTYI/AAAAAAAAAV0/tG43VVq6-DM/s1600/bulentpelit.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM6GJw6yTYI/AAAAAAAAAV0/tG43VVq6-DM/s320/bulentpelit.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534508494393331074" /&gt;&lt;/a&gt; Öncelikle bir sinemasever olarak, bana kendi dünyasının kapılarını sansürsüz açan Bülent Pelit'e ve Martılar Açken'in diğer üretici ve emektarlarına sonsuz teşekkürler ederim. &lt;br /&gt;Sinemacı bir ailede büyümek nasıl bir duygu, bunun avantajları ve dezavantajları nelerdir?&lt;br /&gt;Sinemacı bir ailede büyümek bu mesleği tercih edecek insanlar için büyük bir avantaj. Bende bu avantajı en iyi şekilde kullanmaya çalıştım. Henüz altı aylıkken kamera ile tanışmak büyük bir şans. İster istemez setlerde büyüyorsun. Hemen hemen sinemanın bütün kuşaklarına tanıklık ettim. Türk sineması henüz yüz yaşını bile doldurmamış,  bu sanatın Türkiye de bir yerlere taşınmasına öncülük etmiş insanlarla yoğruldum. İlk filmimin görüntü yönetmeni, Susuz Yaz (yönetmen Metin Erksan, 1964), Kızılırmak Karakoyun (yönetmen Ö. Lütfi Akad, 1967) gibi baş yapıtlara imza atmış Ali Uğurdu. Şimdi yaşıt yönetmen arkadaşlarımın bile adını hatırlamakta bile zorluk çektiği biriyle bu işe merhaba demek, hayatımın en önemli hadiselerinden biriydi. Orhon Murat Arıburnu, Bülent Oran çocukluk sürecimin kahramanlarıydı, onların dünya görüşleri, insani duyguları, bana ve aileme kılavuzluk etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var mı? Bizim bilmemiz gereken bir anı diyelim o günlere dair.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent oran isim babam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, o anıyı istedim aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta ismimi Bülent koydukları için Orhon Bey babamla bir süre konuşmamış kendi ismi koyulmadı diye. Benim ilk ve tek bisikletimi alan kişidir Bülent Oran. Annem anlatır üç dört yaşlarındayken kırmızı bisiklet varmış vitrinde. Hep oraya geldiğimde durup oraya bakıyormuşum. Bir laf arasında duymuş Bülent Oran, hemen koşup bisikleti alıp gelmiş. bir gün eve geldik kapıyı açıp, birde ne göreyim meydanda kırmızı üç tekerlekli bisiklet dünyalar benim olmuştu. Sanıyorum beş yaşındaydım. Bülent Oran çok iyilik sever biriydi. Birçok kişiye maddi katkılar yapardı ve bunu yaparken kimliğini afişe etmezdi. Gizlice yapardı. Babamı aracı kullanırdı. Bir iyiliksever yolladı derdi babam insanlar. Asla ismi telaffuz edilmezdi. İstemezdi nefret ederdi bundan. En ufak konusu bile olsa o sakin adam değişir öfkelenirdi. Orhon Murat Arıburnu bir fikir insanıydı. Dünya görüşü çevremde en çok gelişmiş insandı. Sıkça bize gelir sıkça biz onun evine giderdik. Onun pişirdiği yemekleri yerdik. Gece on birde kapımızı bir kutu tatlıyla çalar ben geldim derdi. Bizler onlu yaşlardaydık on iki on üç gibi. Ertesi gün okulumuz olmasına rağmen oturur onun sohbetini dinlerdik. Şiirlerini ilk bize okurdu. Muhteşem bir insandı kısacası. Beş yaşındaki bir çocukla beş yaşında olurdu. Hiçbir zaman kibir nedir görmedim bu insanlarda. Sadece aklımda kalan tek negatif tarafı sabah sete çıkacağı vakit evden çok zor çıkardı. bıyığını taraması sadece bir saat sürerdi. kıyafetine çok dikkat ederdi. takım elbisesi ve fötr şapkası eksik olmazdı. papyonu tabi ki değişik bir insandı. Bu insanlar sete girdiğinde diğer settekilerin adeta kalbi dururdu. inanılmaz bir karizma vardı anlayacağın. çıt çıkarmak bile cesaret isterdi. böyle dehalar kolay kolay gelmiyor sinemaya. piyasaya çok fazla uymamış biriydi iş filmi yapma kolaylığına gitmedi. hep bir derdi oldu sinema ile ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesleğe montajcı olarak başlamanız film çekerken size ne gibi bir avantaj sağlıyor?&lt;br /&gt;Montaj bir filmin olmazsa olmazıdır bana göre. Montaj bilmeyen birinin yönetmenlik yapması, eşyanın tabiatına aykırı ama bizim ülkemizde şu an en kolay seçilecek mesleklerden biri oldu sinema ne yazık ki. Adamın biri türkü söylerken sıkılıp yönetmen olabiliyor, sorduğun zamanda şu cevap geliyor, Allah kahretsin korsan ve İnternet'te şarkıları indirilmesinden para kazanamıyoruz, sinema da şimdi daha çok para var onun için müziğe ara verdim sinema yapıyorum. Ne yazık ki, sinemanın 2010 yılı itibarı ile fotoğrafı budur.  Aslında hiçbir şey bilmene gerek yok, biraz popüler ol, paran olsun, buna birazda piyasa yavşaklığı kat kimse seni tutamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevrenizde bu kadar imkan varken, ilk uzun metrajlı filminizi çekmek için çok beklediğinizi düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yaşadığım yıllara göre piyasanın en erken yönetmenlik yapan şahıslarından biriyim. 87 yılında yani 22 yaşında iken ilk uzun metrajlı filmimi çektim, o zaman video sektörü yoğundu sinema düşüşteydi, video filmi olarak kotardım ve yukarıda bahsettiğim gibi görüntü yönetmenim Ali Uğurdu. Hiçbir şekilde de geri kaldığımı düşünmüyorum, ama o zamanlar Yeşilçam'da şöyle bir  şey vardı, had bilme. Ben her zaman haddimi bilen biriydim. Hiçbir zaman ustalarıma saygısızlık yapmadım, onların işlerini elinden almak için entrika çevirmedim, ürettikleri işlerden beğenmediğim olduğunda dahi onlara ya ben bunu sizden daha iyi yaparım diye ukalalığım olmadı. Kimseyi eskimiş olarak görmedim. Hala ustalarımı bayram seyran ararım, tabi bir çoğu rahmetli oldu. Buradan Semih Evin, Sırrı Gültekin, Nejat Saydam, Oksal Pekmezoğlu, Mehmet Aslan, Remzi Jöntürk, Orhan Aksoy hocamı rahmetle anıyorum. Unuttuğum isim varsa da aflarına sığınıyorum, haklarını helal etsinler.  Şimdi bazı yeni sinemacı arkadaşlar kendilerini milat olarak görüyorlar, kendilerinden önce Türk sineması diye bir şey olmadığını düşünüyorlar, işin kötüsü bunu telaffuzda ediyorlar. Eski Yeşilçam'da saygı çok yoğundu, sevgi idare ederdi, şimdiler de ne saygı ne sevgi. Herkes bir gemi yapıp yüzdürme peşinde, işin kötüsü kaptanlığı bilen yok, gemiler ha bire denizin dibini boyluyor, ya da karaya oturuyor. Bir dipnot daha söyleyeyim montaj konusunda, ben ekmeğimi yıllarca montajdan kazandığım halde, bu konuda alçak gönüllükte göstermem kusura bakmasınlar. Dönemin en iyi üç kişisinden biriydim, ama sinema filmimde iki montajcı arkadaşla çalıştım, aslanlar gibi de jeneriğe onların ismini yazdım. Kendi ismimi oraya ilave etmedim. Montajın "m" sini bile bilmeyen bazıları profesyonel bir montajcıyla çalışıp, oraya kendi ismini de sıkıştırıyor montajcı olarak. Bu ne hırstır kardeşim, yönetmenisin, yapımcısısın. Senaristisin bırak montajcı olarak da bu işe emek veren insan tek olsun, bir ödül alınacağı vakit o insanda onore olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzisyen geçmişinizden de bahseder misiniz? Bunun size kattıkları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl yani beni başkalarıyla karıştırdınız herhalde, benim müzisyenliğim yok. Hiç bir alet çalmasını da bilmem. Hoş saz çalmayı çok isterdim ama kulak müsait değil bir iki de uğraştım ama solaklık engelledi. Tam aksine sonra duydum ki arif sağ varmış solak bu işin virtüozu, geç kalmıştım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Solaklık müzisyenliğin önderidir derler ama. Ayrıca düzelteyim, affedersiniz. Hiç bir pikap doldurdunuz mu? Yani şimdilerde şarkıcılar yönetmen oluyor ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pikap derken yıllar önce oynadığımız bir film müzikaldi. Mihrican Bahar adında bir türkücü baş roldeydi. Filmin içeriğine uygun bir şarkı yapılması gerekiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hidayet Pelit'in filmi yani babanızın, doğru mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet babamın. zaten babamdan başka kimse beni filminde oynatmadı. birde adam yoktu Sırrı Gültekin'e asistanlık yaparken otel katibini oynadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu özel bir "not olarak" düşmemi ister misiniz? oyunculuk zanaatiniz devam etsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tabi neden olmasın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nerede kalmıştık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O film için müzik gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira pikabı bulan biri olarak ses oyunculuğu bence çok iyiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün bizi bir stüdyoya götürdüler. ses kayıt stüdyosuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içeride Müşerref Tezcan vardı kayıtta. o zaman çok popülerdi. karnı da burnundaydı kadıncağızın bizim elimize bir yazı verdiler şunları ezberle diye. bağır çağır ağla zırla. prova yaptık. sonra ablam ben Mihrican hanım girdik kayıda. bir kaç saatin sonunda bizimde ilk ve son 45'liğimiz olmuştu. ama inan bende bile yok kayıdı. canım türkücü film çekiyorda biz bir türkü patlatınca çok mu oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben de var buyurun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hadi ya. gerçekten mi. sen ne korkunç bir arşivcisin. başka değişik kayıtlarımız çıkmaz inşallah senden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yok canım denk geldi diyelim... zira sahibi ben değilim...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;inşallah biliyorsunuz günün Türkiye'sinde 5 dakikada bir bir kayıt çıkı veriyor bir yerlerden. uygun bir zamanda ver de bari bende kayıt edeyim kendime. Facebook'dan yayınlarız bakarsın bizi keşfedip yeni kaset yaparlar. çok sevinirim bana da dijital bir örneğini gönderirseniz. gücümüz facebook'a yetiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmaz olmaz. A evet orası ayrı bir gayya kuyusu... şimdi insanlar filmleri bile oradan yayınlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi insanlar hadlerini bilecek. Ama halkımız mazlumlaştırıldı, sadaka kültürü meşrulaştı, mazlumlarında "Mahsun Sinemacısı" olması normal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncu olarak da sizi gördük, bunun avantajlarını değerlendir misiniz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunculukta da yeteneğim sınırlı, iki yıl tiyatroda da oynamama rağmen kendimi hiçbir zaman yeterli görmedim. O kadar üst seviyede oyuncuya sahibiz ki, onları izlerken gurur duyuyorum. Tabi üst seviye de yönetmen arkadaşlarımda var ve ortaya çok başarılı işler çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film çekerden dikkat edilmesi gereken unsurlar nelerdir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film çekerken en çok dikkat edilecek şey iyi bir senaryo ortaya çıkarmaktır. Ve o senaryoya inanmak ve oyuncu olarak çalışacağınız insanlarında senaryoya inanması çok önemlidir. Ben bunun sıkıntısını çok çektim. İnsanlar ilk önce balıklama atlıyorlar, ondan sonra şu şöyle olsaydı, böyle olsaydı diye ahkam kesiyorlar, oyunculara tavsiye inanmadıkları projeye girmesinler, yönetmen arkadaşlarda samimiyetsiz oyuncularla çalışmasınlar, bir oyuncu sonuna kadar projenin arkasında durabilmelidir, insanı en çok yaralayan bu durumlar oluyor. Yoksa film elbette eleştirilecek bazıları beğenecek bazılar beğenmeyecek, zaten herkesin beğendiği bir film yaparsam kendimden şüphe ederim ve başarısız olduğumu düşünürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 yılı itibarı ile fotoğrafı budur.  Aslında hiçbir şey bilmene gerek yok, biraz popüler ol, paran olsun, buna birazda piyasa yavşaklığı kat kimse seni tutamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlarla aynı ortamı paylaşmak sizi rahatsız etmiyor mu peki. Mesela film yönetmenleri derneğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;film yönetmenleri derneğinden uzaktayım şu an. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılar Açken'i ben "Martılar Simite, İnsanlar Paraya Açken" diye yazmıştım bu tespiti nasıl buldunuz?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tespitin çok güzel Martılar Açken'i bir cümleyle çok güzel özetlemişsin, teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimden geldiği kadar izleyiciye yardımcı olmaya çalışıyorum. Filminiz hakkında çok fazla eleştiri dönmüştü, hatta Altın Portakal'da dahi bazı lobiler yapılmıştı nasıl değerlendirdiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bazı sinemacılar bana ve filmime yarışmada iki yüzlü davrandı. Martılar Açken seyri zor bir filmdi, seyircinin sabrını ve hoşgörüsünü provoke eden bazı sahneler içeriyordu, bu gaza bazı sinemacılarda geldi. Çok ilginç cümlelerle muhatap oldum. Festivalin en tartışılan filmiydi, hoş o yıl üretim çok azdı toplam yedi film vardı yarışmada. Birçoğuna göre zaten film adedi fazla olsaydı ön elemeyi bile geçecek film değildi, tabi saygı duyarım bu düşüncelere. Ama festivalin verdiği bir kokteylde, ki o sabah bizim filmimizin galası yapılmıştı, biz ekip olarak kapıdan içeri girdiğimizde sinemamızın önemli oyuncularından biri koşarak geldi ve oyunculara sarıldı o güzel filmi siz mi yaptınız diye? Ama aynı kişi ödüllerin açıklandığı gün Meral Oğuz kendisinden başka filme ödül çıkmadı diye ağlarken aynı kişi gelip Meralciğim üzülme sen çok iyisin ama film kötü demez mi? İşte bahsettiğim iki yüzlülük bu. Bir büyüğümde bana sen pırıl pırıl bir çocuksun böyle bir filmi sana yakıştıramadım dedi. Bende gülerek geçiştirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciddi lobi ve cemaat etkileri bu gibi yarışmalarda, yada kültür bakanlığı desteklerinde hep öne çıkıyor. Ahbap çavuş ilişkisini de unutmamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk filmini yapan biri olarak film ancak DVD'si çıktığında bize ulaştı, bu durum sizi demoralize etti mi?&lt;br /&gt;Evet film vizyon tarihinden tam yedi yıl sonra DVD olarak piyasaya çıktı. Bu konuda söylenecek çok şey var ama kitaplara sığmaz onun için oldu bitti diyelim. Ama festivallerde lobiciliğin yoğun olduğunu söylemeden de geçmek istemiyorum. Özellikle 2004 yılında Antalya jüri üyesi iken bunu daha yakından gözlemledim. İnsanlar orada filmleri değil, filmi çeken insanlarla olan beşeri ilişkilerini yarıştırıyorlardı. Ne yönetmenlik oylamasında, ne senaryo yazarlığı oylamasında ilk üçe girememiş bir filmi, ayak oyunlarıyla oylama sistemini değiştirerek ikinci yaptılar. Unutamadığım bir olayda, yönetmenleri altı yönetmen oyluyorduk, dokuz film vardı birden dokuza kadar eurovizyon yarışması gibiydi sistem, yarışmada birinci gelmiş filmin yönetmenine bir verdi jüride bir abimiz, göz ameliyatı olmuştu yeni oy pusulasını ben dolduruyordum, bir an gözlerim fal taşı gibi açıldı abi emin misin bu arkadaşa bir verdiğinize evet dedi hiç sevmem onu.  Kamera sürekli oynuyor, gözlerimi ağrıttı diye cevap verdi. Allah'tan diğer jüri üyeleri yüksek verdi, üçüncü yönetmen olarak ilk üçe kaldı arkadaş, genel oylamada ise en yüksek oyu alıp en iyi yönetmen seçildi. Bunları telaffuzdaki amacım sadece bir yada iki kişiyi eleştiri değil, ne yazık ki zihniyet böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üstteki soruyu yinelersek. biraz değiştirip. film yapmanın kolaylaşması sizi rahatsız ediyor mu? yani parası olmayıp da, kendine inanan, senaryosu kuvvetli, gençlerin olduğunu bilmek için falcıya gitmeye lüzum yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayır hiç rahatsız olmuyorum. ama açıkçası üzülüyorum. çünkü bir hevesle girip batıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu sene 80 film mi girmişti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bakın  bu yıl 86 film vizyon yapacakmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, 86.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;bunun ancak on tanesi kendisini kurtarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;76 tanesi zarar. bu insanlar hayatlarının en büyük tokatlarını yiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;izleyebildiniz mi? bir yönetmen olarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evler gidiyor, nasıl izleyeyim. mantar gibi film çekiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben bir çoğunun DVD sini gördüm &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra merakta etmiyorum açıkçası birçok filmi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"martılar açken" in yanında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;örneğin bugün evden çıktık sinemaya gidelim diye hanımla, ben Veda filmine gitmek istedim o Eyvah Eyvah, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içlerinde özgün bir senaryo illaki vardır. ama dijital dünyanın film yapma ruhunu bozduğunu düşünenlerdensiniz anladığım kadarıyla benim gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tabi ki onun dediği oldu. hayat çok sert insanlar için. onun için aynı sertlikte filmler görmek istemiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet açıkçası VEDA görülmeliydi benim kanım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben solo gidip izleyeceğim. hafta içi. daha böyle filmden çıktığında bir şey hatırlamayacakları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet evli olanlar için böyle bir "sıkıntı var tabi" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işleri görmek istiyorlar. hayat bu kadar sertken buna saygı duyuyorum tabi ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki kelimenin özüne dönersek film nedir sizin için, bir eğlence mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanların tercihlerini de kınamıyorum açıkçası, o tarafını da göz ardı etmemek lazım sektörel anlamda, ben onun için seyirciyi içeri sokmayı beceren arkadaşlarımı da takdir ediyorum. hele bakanlığa para almak için sıraya girip de Recep İvedik (yönetmen Togan Gökbakar, 2005 - 2010) eleştirenleri anlamakta güçlük çekiyorum&lt;br /&gt;çünkü onların sponsoru Recep İvedik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki sizce yapımcılar ve seyirci "böyle filmlere" alıştığı için "gerçekten sinema yapan" insanların şansı azalmıyor mu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onun soktuğu seyirci sayesinde bir katma değer oluşuyor. ve insanlara dağıtılıyor. gerçek sinema yapanları ayırt etmenin zor olduğunu düşünüyorum. çünkü onlardan da bir çoğu gerekli zamanı ve ortamı yakalıyor. burada bu sinemayı yaparken kimin değirmenine su taşıdıkları önemli bakanlığa proje verirken genelde bir oto sansür uyguluyor insanlar kendilerine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çünkü komisyondaki muhafazakar insanları düşünüyor. onun için Recep İvedik'e küfür edenleri hiç haz etmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılar Açken'in sizce çokk rahatsızlık edinmesinin sebebi nedir? benim kanaatim herkes kendinden bir pay buldu filmde. film erkek dünyasının da, kadın dünyasının da karanlık kısmını anlatıyor sanki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazı filmler insanın suratına ayna tutar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aynen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eğer yüzü çirkinse görmeye tahammül edemez. çıldırır aynadan rahatsız olur. insanlar geçmişleriyle yüzleşmeye pek sevmiyor. gerideki olumsuzluları hatırlamak istemiyor. eski Yeşilçamcılar'dan bazıları çok tepki koydu. bunun sebebi sonra anladım. zamanında geldiklerinde burada tutunabilmek için bazıları pavyon ve randevu evlerinde çalışan kadınlardan dost tutmuşlar. onlar bunları beslemiş bir yerlere getirmiş sonradan arkalarına bakmadan kaçmışlar onlardan. şimdi öyle bir dejavu denir. "Flashback" yapınca dumura uğradılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinci Hoca, açıkçası beni çok rahatsız etti kadın kocası ve ergen oğluyla gelmiş. İstemi Beti'ye bir kere daha hayran oldum desem...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tabi Türk halkının en önemli ögelerinden biridir hacı hoca. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz bunu senaryoyu yazarken biliyor muydunuz. Yani “Yeşilçamcılar'ı”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazılarını duymuştum ama benim onlara yönelik bir düşüncem yoktu açıkçası. sinemacıların durumunu yani. yılmaz güney bunu açık yüreklilikle dile getirmiştir mesela, Konya'da bir pavyon kadnının ona sahip çıktığını, hatta ondan bir kızı da var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A evet onu biliyorum... bilmeyenler için, mahsuru yoksa biraz anlatalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan Bayburt vardır mesela meşhurlardan, o da bir hayat kadını vasıtasıyla tutunur. Özcan Deniz filminde birazcık itiraf etmiştir Neredesin Firuze (yönetmen Ezel Akay, 2003)'de. Turan Bayburt, Ferdi Tayfur'dur. &lt;br /&gt;Evet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kadın parası birçok şöhretin itici gücü olmuştur tutunabilmesi için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kadın parası derken. sadece "fuhuş" anlamında mı? Kullandınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır! bazen zengin bir kadın, bazen evini barkını satan bir kadın. aşık olan bir kadın. bazende gayrimeşru kazanan kadın, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meral Oğuz'un canlandırdığı “Mehtap” gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başında aşk var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet o hoca sahnesi bence filmin en "güzel" sahnesiydi, hep tekrarladığım gibi. çok "rahatsız edici" ama gerçek. Pasolini Filmleri gibi. Oğlu ve kocası dışarda. Kendi İstemi Beti'nin yanında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;birde elini öptürüyor dürzü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;müthiş bir ironi evet evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında sinemacı olarak farkında olmadan geleceği de göstermişiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;filmde herkes bir şeye aç aslında. çocuk da "cinselliğe" aç, ve kimle beraber olduğu da çok da önemli değil Akın'ın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında sen bir ayrıntıyı iyi yakalamışsın. annesi yıllarca çalışmış. bundan rahatsız. hep istismar edilmiş. dayak yemiş. Kadın, her türlü eziyetle karşılaşmış. ama oğlan kadın ağzına almıyor diye&lt;br /&gt;hemen verdiği parayı hatırlatıyor. kadına kötü davranıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet bana çok rahatsız edici geldi o laf, bilerek konulmuş çok belli annesi hayat kadını olan biri. böyle bir şey nasıl der diye de çok düşündümdü hani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;herifin kültürü o kadar. çevresi o. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cinsellik ve açlık. kendi bir kadın bulsa o da çalıştıracak. asla "sıvanmış bir yüksek kültür" dinlemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yada arkadaşının dostu “gel beraber olalım dese” hayır demez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aynen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onlar onun için bir meta gibi. evet onu da yazmak istedim ama öyle yetişmiş çocuk &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;böyle yapınca filmin, senaryosunu yaz diyorlar dostlar ondan yazmadım kadın orada çok doğru bir laf ediyor ne yengesi be versem hayır demezsin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;birde şu var kadın yanında soyunduğu için arkadaşı kıskanıyor. zavak milleti böyledir ama evet onu yazdım orada bıraktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavak? kadın tellalı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavak, kadını çalıştırıp para yiyen kişi, kadın tellalı değil tam sözlük karşılığı. yani çığırtkanlık yapmazlar. Ya da bir ev açıp çalıştırmazlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet evet &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kötü yola düşmüş bir kadına sahiplenirler onun parasını yerler. yani düşürende değildir aslında &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ev dediniz de yine çok müthiş bir diyalog vardı? "şimdi cep telefonu diye bir alet çıktı"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet o zamanlar o cümle uygundu. şimdi buna ilave İnternet yaygınlaştı. cep telefonu artı İnternet&lt;br /&gt;evet cinsel açlık bence çok önemli bir sorun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pasolini'yi bile böyle keşfetmiş biri olarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu "facebook" da bile işin face sini bırakıp bokunu çıkarmış bir sürü aç insan var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yani 16 yaşında birine "Pasolini Filmi" seyyettiriseniz. Evet evet benim iki ünisex isimli arkadaşım, profillerini gizledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yeni bir proje düşünüyor musunuz? Varsa biraz bahseder misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin galasında yedi yaşındaki kızım annesinin karnındaydı şimdi ilkokul birinci sınıfa gidiyor. Sözün bittiği yer. Ne diyeyim, film mi şanssız ben mi çözemedim. Vizyona çıktığı günde Amerika, Irak'a girdi, bir de inanılmaz bir soğuk vardı insanlar evlerinden çıkmadı, zaten o zamanlar Türk sinemasına fazla da ilgi yoktu. İş yapamadık kısacası. Film iş yapmayınca yenisini üretmekte zorlaştı. Yine de izlenmesi bu kadar zor olan bir filmi tahammül edip izleyen herkese teşekkür ediyorum. Yeni üretim yapabilirsek, yine canlarını sıkacak olabilirim, şimdiden özür diliyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-303692578230773772?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/303692578230773772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/303692578230773772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/martilar-ackenin-yonetmeni-bulent.html' title='MARTILAR AÇKEN&apos;İN YÖNETMENİ BÜLENT PELİT&apos;LE AKŞAMÜSTÜ SOHBETİ'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM6GJw6yTYI/AAAAAAAAAV0/tG43VVq6-DM/s72-c/bulentpelit.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8670732798628862236</id><published>2010-11-01T11:05:00.005+02:00</published><updated>2011-11-27T16:42:51.946+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Martılar Açken'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bülent Pelit'/><title type='text'>MARTILAR SİMİTE, İNSANLAR PARAYA AÇKEN</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Para var Şeref var, para yok Şeref yok”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MARTILAR AÇKEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Martılar Simite, İnsanlar Paraya Açken”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen- Senaryo: Bülent Pelit&lt;br /&gt;Yapımcı: Kenan Yılmaz, Hidayet Pelit, Pervin Oya Gülcüoğlu&lt;br /&gt;Görüntü: Levent Pelit&lt;br /&gt;Müzik: Erhan Güleryüz&lt;br /&gt;Oyuncular : Meral Oğuz (Mehtap), Umut Ulaş (Akın), Ümit Belen (Polis Metin), Murat Şen (Hikmet), İstemi Betil (Cinci Hoca), Haldun Boysan (Kaptan), Ümit Çırak (Şeref), Özge Uyar (Hande) ve Durul bazen (Oyuncu Konuk)&lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2002&lt;br /&gt;Süre: 90 dk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM6EYEhIwXI/AAAAAAAAAVs/QoWz_hoctGU/s1600/n12630990958_9170.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 301px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM6EYEhIwXI/AAAAAAAAAVs/QoWz_hoctGU/s320/n12630990958_9170.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534506541149372786" /&gt;&lt;/a&gt; Erkek çocukları birbirine küfür ettiklerinde genelde çok da uygun olmayan bir şeyi, “anne” imgesini kullanırlar. Ancak bir şeyin “gerçek” olduğunun ispatlanması için bile edilen bir “yemin olan”; “anam avradım olsun” sözü akla gelince bu sözlerin hayatımızda “hiç yeri yokmuş” gibi kullanılması, sanki “beni seviyor musun” kadar kolay sözlediğimiz sözlerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine başka hiçbir kültürde örneği olmayan “özelliklerden biri de”, “genelevde çalışan kadınlara, müşterilerinin bacı ya da abla” demesi olabilir. Yönetmen, Bülent Pelit, bu özenli ve bilinmeyen dünyayı dünyayı bizlere çok özel bir dille anlatmış. Açıkçası vizyon şansı yaşamamış bir film olan “Martılar Açken”in çekildiği zamanı bilmeme karşın, izleme şansına ancak “DVD”si çıkınca erişebilmiştim. Çeşitli insanlardan film hakkında kah olumlu kah olumsuz izlenimler duydukça filme olan ilgim ve merakım daha fazla olmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsel hayatı da yaşadığı hayat kadar karışık olan bir çocuktur Akın. Film annesi “hayat kadını” olan bir çocuğun, hayatıyla onunla hiç de ilgisi olmayan bir “mütedeyyin polis”in hayatların nasıl çakışabildiğini sorguluyor. İnsanlar hayatlarını değişmek ve “amiyane ve  günün moda değimiyle” “yırtmak” üzerine kurarlarsa neler olabileceğini çok çarpıcı ve özenli tespitlerle anlatan film “annesi hayat kadını” olan bir çoğunun gözünden “bu acımasız hayatı” anlatıyor. Meral Oğuz'un görülmesi gereken performansı, iyi bir film olan ve hatta bu performansı sayesinde “Antalya Altın Portakal'da” “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü almıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akın, babası olmayan, annesinin de “genelevde değil”, bir “pezevenk” sayesinde “kendini satan bir kadın” olması onun hayata zaten bir sıfır mağlup başlaması anlamına gelmişti. Üstüne üstlük bir de “sara hastası olması”, “uyuşturucu kullanıp”, çoğu kullanıcı gibi “satıcısı olması” da onun hayat ve yasalar karşısında yenik olmasının nedenlerindendir. Annesini çalıştıran “Kaptan” isimli bir adamdır. Bu tip adamlar, gerçek hayatta da kendi isimleriyle değil, bu hayatın insanları tarafından ona çizilen kaderlerle ve isimlerle yaşarlar. Yönetmen bunu çok çarpıcı bir anlatımla bize sunmayı başarmış. Kaptan, Mehtap'ın tüm birikmiş parasını ve umutlarını da alıp kayıplara karışmıştır. Ancak bu dünyanın insanları onu bulmayı da başarabilir. Film, Kaptan'ı arayan “Süslü İhsan” isimli başka bir kadın satıcısının “akıbeti ileride Mehtap”la aynı olacağı belli olan bir genç kızın “pazarlanma” diyaloğuyla başlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan yıllardır “kendi idealleriyle ve çevresiyle”  yaşayan bir emniyet görevlisi olan Metin'in “sert bir kayaya” çarpması ve “işkence ettiği insanın hatırı sayılır bir kişi olması yüzünden, her ne kadar kendini “olumlu olarak gösterse de” “işsiz” kalmıştır. Her işsiz kalan insan gibi de “hayatı alabora olmuş, yanlış insanlarla baş göz olması da kaçınılmazdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Akın'ın en yakın arkadaşı da yıllardır nefret ettiği biri olan Kaptan gibi bir kadın satıcısıdır. Murat Şen'in oyunculuğu ile başka bir dünya'da kapı açılır. Genelevde çalıştırdığı kadınını Hikmet yanındaki Akın'dan kıskanır. Kadınla birlikte olmak ister. Ancak kadın yorgun olduğu için ve “bu işi” yapmaktan sıkıldığı için istemez. Buna karşın, kadını çalıştıran Hikmet, başka bir yere kadının “çantasına saldırır” eve “Rus Kadınları” getirir. Çıkan gürültü sonucu, evdeki kadın uyanır ve kendi parasıyla ve de Rus Kadınlarıyla ilişkiye girmeye çalışan Hikmet ve Akın'a bağırır, kadınları “geldiniz işlerimiz bozuldu” diyerek evden kovar. Bu da çok çarpıcı bir tespittir. Yurt dışından Türkiye'ye “hayat kadınlığı” işi yapmak için gelen kadınlarla, bu işi burada “yasal olarak yapan” kadınların arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin en özel diyaloglarından biri de Kaptan'ın oğlu Şeref'in kendisine satılması istenen kız ile ilgili kurduğu diyaloglardır. Kızı sanki bir “ikici el araç ya da at pazarında satılan bir at gibi” pazarlayan ve öyle diyaloglandıran film, çok rahatsız edici ancak bir o kadar da hayatın içinde olan diyaloglardan oluşmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Para var “Şeref” var, para yok “Şeref” yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuk olan Akın'ın babası da belli değildir. Annesi gerek onu koruması gerekse kendisini bu hayattan kurtarması için sürekli sığınaklar aramış ancak “bu dünya içinde de”  tarife uygun bir insan bulunamayacağı için daha çok batağa batmıştır. Sonunda “Kaptan” tüm mal varlığını alıp kayıplara karışmıştır.  Bir önceki sahnede satılması düşünülen “kızın”, Mehtap'ın ayaklarının altına düşmesi, onunla olan “kader bağını ve birlikteliğini” ileride başına gelebilecek davranışları hayal gücümüze bırakmaktadır. Akın, annesi bir hayat kadını olan biri olarak, gelen yabancı uyruklu hayat kadınlarına davranışı da görülmesi gereken sahnelerdendir. Mehtap, hem parasını hem de umutlarını çaldırmıştır. Evde var olan tek şey olan, alkolle kendisini teselli etmek istemektedir. Alkolde kendini teselli eden her insan gibi o da söylenen sözler karşısında kendisini kaybetmiş ve oğluna sunamadığı imkanların üzüntüsünü de yine ondan çıkartmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metin'in “Kaptan”la hayatının çakışması da uzun sürmez. Polis, Mafya, Tarikat üçgenini farklı bir bakış açısıyla gündeme getiren filmde, Cinci Hoca, hem insanların paralarını hem de onların ırzlarını gasp etmekte, çocuğu ve kocası ile gelen bir kadının başından neler geçebileceğini de yine çok “rahatsız edici” ama bir o kadar da hayatın içinden olan bir planla kapatır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar iki dürtüden kolay kolay kurtulamazlar, bunlardan biri “açlık” diğeri de “cinsel haz istedir”, Akın için de “kadınlar” yahut erkekler çok önemli değildir. Bu dürtünün giderilmesi yetmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca'nın tavrından hoşlanmayan Metin, Kaptan ile kendisi arasındaki tek bağ olan “ticari taksinin anahtarını” vermek üzere Kaptan'ın mekanına gider. Ancak kendisi “atılmış olsa bile” ve üstünde bir üniforma” olmasa da simgelediği değerler için, onların masasına oturmaz. Bir öndeki masaya oturur ve Kaptan'ı kendi “masasına” çağırması dikkate alınması gereken jestlerdendir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915 olaylarının tartışıldığı şu günlerde, dikkatle izlenmesi gereken bir yapıya sahip olan film. Tehcirden kaçan Anadolu Ermenileri'nin kaçarken gömdüğü düşünülen servetlerini çıkarmaya çalışan, Mafya, Tarikat ve Polis üçgenine de çok farklı bir kesit çizmekte. Hocanın tavsiyesi üzerine   “babası belli olmayan” bir çocuğun kazı yapması gerekmektedir. Bu tarife Akın bire bir uymaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada annesi bir pavyonda çalışmaya başlamıştır. Pavyona gelen iki kişi kendini turist olarak tanıtır. Yanındaki arkadaşı bildiği az buçuk İngilizce ile pazarlığa koyulur. Mehtap için 100 Dolar, kendi için 200 Dolar istemesi bu işte insanların, en yakınındakini bile para için nasıl hemen satabileceğini gözler önüne getirir.  Ancak, bu zamana kadar “karın doyurmak için”, şimdi ise “turistlerden fazla para koparmak ve vurgun yapmak istedikleri” ve hırslarına engel olamadıkları için bu kez başka birinin karnını doyururlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde martılara atılan simit misali onların simitle, insanların ise “para” karşısındaki açlığı çok da sıradan olmayan ve her defasında tekrarladığım ifadeyle çok rahatsız edici ve bir o kadar hayattan bir ifadeyle bizlere sunuluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir erkek gözünden, kadın “imgesine” bakış açısı takdir edilmesi gereken bir film. Kadınların bu filme sahip çıkması gerekmekte, tabi önce içinde oldukları “erkek ruh yapısından” kurtulabilirlerse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paranın insanlara, annesinin hayat kadını olmasına, oğlunun sevdiği adam tarafından tacize uğramasına, idealleri uğruna mesleğinden vazgeçen bir polisin, yozlaşmasına, Akın'ın annesinin ölümüne neden olan biriyle dostluk kurmasına, hayat kadınlarının birbirini bir anda nasıl satabileceğini, çok çarpıcı bir dille ve sahnelerle gözler önüne sergileyen bu filmin DVD'sinin bir an önce film sever daha da önemlisi film işiyle meşgül olanların edinmesini tavsiye ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu   &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8670732798628862236?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8670732798628862236'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8670732798628862236'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/martilar-simite-insanlar-paraya-acken.html' title='MARTILAR SİMİTE, İNSANLAR PARAYA AÇKEN'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM6EYEhIwXI/AAAAAAAAAVs/QoWz_hoctGU/s72-c/n12630990958_9170.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-5229294040686970092</id><published>2010-11-01T10:58:00.007+02:00</published><updated>2011-11-27T15:27:27.093+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağan Irmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><title type='text'>ÇAĞAN IRMAK' LA BİR SABAH KAHVALTISI</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bu yazı hiç bir şekilde, hiç bir kısmı yazarın ve site yönetimin izni olmadan kullanılamaz, izinsiz kullananlar hakkında yasal işlem yapılacaktır. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bu yazıyı yazmamda yardımcı olan Murat Prosciler ve Uğur Dik'e, canı gönülden teşekkür ederim.  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-j1mTWDPyJqk/TtI6OksHz2I/AAAAAAAAAiw/wxTA3WTfuCA/s1600/4321666.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 201px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-j1mTWDPyJqk/TtI6OksHz2I/AAAAAAAAAiw/wxTA3WTfuCA/s320/4321666.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5679666102108933986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yorumlarımda da yazdım, ben sizin bir çağdaş bir masalcı olduğunuzu düşünüyorum, açıkçası. Sürekli masallar anlatıyorsunuz.&lt;/span&gt;Şimdi yeni film çağdaş bir pamuk prenses masalı. Adı prensesin uykusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Komedi olduğunu duydum. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Biraz öyle, kimden? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kulaklarım biraz büyüktür diyelim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Komedi yani, ama şöyle yüzdeye vurmak gerekirse yüzde altmışı komedi, yüzde kırkı daha hayata yakın bir şey diyelim. Ama komedi filmi derken bu hayatın içindeki mizahı kullanan, hani güldürü filmi diyemem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Anlıyorum yani benim sizin filmlerinizde gördüğüm şey, aslında her filmde bir şey var. Bir komedi. Bir kara mizah. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mutlaka. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın içinde var çünkü. Ben mesela filmleri yazarken, şu anlamda yazdım. Ben Artun Yeres'in öğrencisiyim ve onun asistanıydım. O bize bunu öğretti. Yani ben bir filmin eleştirilemeyeceğini düşünüyorum ben açıkçası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel olarak hatalar olabilir, tarihi hatalar vs. gibi. Bir takım temel hatalar olabilir ama bunu sizin dillendirmeniz, bir eleştirmene, hiçbir şey kattığını düşünmüyorum. Ben de bir eleştirmen değilim zaten. Ben sadece bir izleyici rehberi olarak anlatıyorum filmleri. Biraz aslında sizin DVD'lerde yaptığınızı yapmaya çalışıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun bir örneği var mı. DVD'lerde yönetmenin kendi filmini anlatmasının. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var tabii. Zaten çok eskiden beri var. DVD'lerin ilk çıktığı zamandan beri yönetmen yorumları var. Tabii ama seyirci o kısmına bakmadığı için. Hani bize yokmuş gibi geliyor. Ama var. Mesela Ridley Scott'ın “Kingdom of Heaven (yönetmen: Ridley Scott 2005 yapımı)” ya da Robert Zemeckis'in “Contact (yönetmen: Robert Zemeckis 1997 yapımı) ”de hem yönetmen hem oyuncu Jodie Foster'la beraber ta o zamanlardan başlayan bir gelenek bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ne tarz filmler izliyorsunuz? Senaryolarınızı kendiniz yazıyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk filminizden beri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet ama, yani bunu yani ille de ben yazacağım diye bir şey yok. Şimdi mesela. İleri ki yıllarda biraz edebiyat uyarlamalarına geçmek istiyorum. Kendimi başka yerlerde denemek istiyorum. O yüzden ille de ben yazacağım diye bir niyetim çabam yok ama anlattığım hikaye, daha doğrusu şimdiye kadarki kendi sinemasal yolculuğumu bulabilmek için, kendi hikayelerim. Onları ayırmıyorum. Yönetmenliğimle, rejisörlüğümle, senaristliğimle ayırmadan kendi yolumu bulabilmek için. Kendi dilimi oluşturmak için gerekti. Ama bundan sonra başkalarının yazdıklarına da “evet” diyebilirim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım güzel projeler olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlaka. Evet işte bir yorumcu tarafımın çıkması lazım şimdi artık ortaya öyle bir şey. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son filminizde söylediniz, orada da geçiyordu mesela kapı komşusu, karşı pencere gibi kişiler esinlendin. Tüm hikayeleriniz böyle mi yani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana şans dile’’gazete haberinden çıktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete haberinden çıktı , evet ama bugün geri dönüp baktığımda keşke yapmasaydım dediğim tek film benim için.  Aslında hikayelerin geldiği şimdi genç senaristlerin düştükleri bir hata var hatta öykücülerin hatta bazı romancıların diyeyim. Şimdi masada oturup şimdi ben bir fikir bulacağım ve bunu yazacağım dediğiniz zaman ee çok büyük bir hataya düşersiniz. Hayat kendi kendine bir gün o fikri size verir yani fikir bulmak için masaya oturulmaz. İşte fikirler de, ha buldum şimdi eve gideyim oturayım gibi olmuyor. bir şeyler birikmeye başlıyor..Bir gün geçiyor , iki gün geçiyor , günler geçiyor, haftalar,aylar geçiyor  ve oturup yazıyorsunuz onları. O birikme doyma,patlama noktasında hani mesela ben hayatımda hiçbir zaman sipariş film yapmadım yapamam çünkü yeteneğim yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden mi? Reklam sektöründe biraz ufak ufak göndermeler yapıyorsunuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklam da çekemiyorum yani birkaç tane çektim ama mantığıma ,aklıma yatan reklamlardı onlar.&lt;br /&gt;Örneğin; Hayır işi reklamlar bunlar genellikle hayır işleri oldu..Bunlar hayır işleri derken Sosyal Sorumlulukları projeleri falan filan. Şimdi mesela  ‘’ Ulak’a ‘’ yazmaya başladığımda fark ettim ki ‘’ ULAK’’ benim çocukluğumdan beri varmış. O hikaye kafamda yani ben en en en küçük yaşlardan beri at üstünde gezen bir gezginin hikayesini anlatmak istediğimi fark ediyorum ve yazdıkça mesela ilkokulda kurduğum hayaller çıktı ortaya hani Ulak o yüzden  çok katman bir film oldu. Beklide kitleler tarafından . Çok da net bir şekilde anlaşılmaması nedeni Ulağ’ın ben kaç yaşındaysam o yaştan beri benimle beraber var olan hikaye olmasının nedeni çünki bu katmanlar o kadar çok birikmişki en en en iç ruhumun iç noktalarına kadar daldım hikaye içinde hikeye. Mesela çok enteresan Ulak  Show Tv'de yayınlandı.  Çoğu dostum çoğu arkadaşım, Çağan, kusura bakma ama biz bu filmi şimdi anlıyoruz dediler. Ha bu tabi ki mutluluk verici bir şey. Önemli değil, Ulaş'ın ne kadar, yıllara yayılabilecek bir film olduğunu gösteriyor bu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Evet gerçekten de öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için en özel, macera sinemada kurduğum en büyük düş şimdiye kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulaş'ı izledikten sonra ben masalcı olduğunuz konusunda gerçekten hani kendime güvendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani bu sözü söyleyebileceğime güvendim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden masalcı diyorum. Bilmiyorum tabi bunu nasıl karşıladığınızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru yani benim için söylenebilecek en güzel şey herhalde bu olsa gerek. Sağ olun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estağfurullah. Bu küçük küçük trükler seziyorum filmlerinizde, bazen saygı duruşları oluyor bu bazen...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka şeyler oluyor, tabi ki bunlar bilerek yapılıyor bunu sormak bile aptallık olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estağfurullah. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle hani seçtiğiniz kareler, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları neye bakarak, neyi izleyerek yapıyorsunuz, ya da içinde bulunduğumuz ortamı mı takip ettiğinizi gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi şöyle bir şey seçtiğim kareler aslında filmin o anına, oyuncunun o anki ruh haline, senaryodaki o şey hepsi ona hizmet ediyor. Neden yakın plan? Neden geniş plan? Bunların hepsinin &lt;br /&gt;tek tek bir nedeni var. Nedensiz hiçbir resim olmamalı sinemada. Örneğin “Karanlıktakiler” de hiç yapmadığım bir şey vardı. Daha büyük açılı, geniş açılı objektifler. İşte daha deforme edilmiş bir dünya. Çünkü kadının, “paranoyak şizofrenisine” hizmet edecek bir objektif seçimiydi bu. O dünyayı öyle görüyor. Bu resimden ziyade hatta kullandığın ses. Mesela ses, Türk Sineması'nda çok uzun yıllar yok sayıldı. Aslında ses bir anlatıcıdır, ses de hikayeye hizmet eder. Karanlıktakiler'de farlı bir ses kullanımı vardı. Biz hiç müzik kullanmadık. İstanbul'un bütün seslerini, müzik olarak kullandık. Niye o kadar abartılı bir ses kullanımı vardı? Çünkü kahramanlarımızın, içten gelen, o biraz hastalıklı dünyalarına, hizmet edecek bir tehdit unsuruydu ses. Örneğin; gürültüyle geçen kamyonlar, dışarıda çalan alarmlar, bunlar hep paranoyayı tetikleyen şeyler. Televizyondan gelen devamlı cinayet haberleri, kadının dünyasında, hep bunları dediğimiz karelerden çıktı ama bunların hepsi bir anlatım aracı. Hikayeye hizmet eden unsurlar. Hani o yüzden ben bunların hepsinin yönetmenin dili olarak görüyorum yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona katılıyorum ben televizyondaki cinayet haberlerini cinayet haberlerini şöyle algılamıştım. Bu kadın kendisine bir sabitleme... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yapmaya çalışıyor. Bakın işte dışarıya çıkarsak öldürüleceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda paranoya bu insanlar tarafından üstüne gidilen bir şey  çok enteresan bir şekilde kaçamazlar hem korkarlar hem de üstüne giderler yani mesela televizyonda bir cinayet haberi varsa onu mutlaka sonuna kadar izlerler  ve onun kendi başlarına geleceklerini düşünür ama paranoya artık zaten sen 4-5 yıldır. Evet herkes için, şöyle bir gerçek var iletişim çok önemli ama artık sen noktaya kadar ilettiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Bir saniye sonra her şeyin haberi herkes birbirinin özelini biliyor falan filan hani bu denli yüksek tozdaki bir iletişim bir anlamda bence paranoyayı da tetikleyen bir şey yani paranoya , paranoya şizofren olma , durumu bir anlamda genelimize yayılmış durumda. Bu hani eskiden mesela paranoyak şizofren vardı. Normal insanlar vardı ama şuanda içten içe  yüzdeye vurduğumuzda yüzde on yüzde on hepimiz böyle kavramış durumda. Mesela  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlıktakiler’e gelirsek sondan başa doğru orada işte Egemen'le annesi aslında kuramadığı ilişki ben birazda patronuyla kuruyormuş gibi algıladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten çok basit bir denklem bu Egemen şimdiye kadar evden dışarıya çok çıkmamış kimse ile arkadaş olmamış bilmem ne olmamış tabi ki hayatında ona tek iyi davranan patronu Umay . Patronunda ona iyi davranmasının sebebi var. Etrafındaki bütün sahtekarların arasında tek gerçek çocuk o tek saf olan saf kalmış insan. Dolayısıyla kaçınılmaz bir yanlış anlama oluyor bu Aşka doğru giden Egemen tarafından , yanlış anlaşılan bu tavır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında ben orada aşk olarak . Aşk tabi ki kendini öyle sanıyor ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklide Egemen’in sığınma isteği , gördüğü hani kadın imgesinde Egemen’in gördüğü her şekilde kuşatıcılık , hem aile hem ablalık duygusu hem annelik duygusu hepsi var yani..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bende biraz bana değinmek istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta hatta farkındaysanız , Derya ile ben mesela , Derya ve Meral abla’nın seçiminde bir anlamda’ da  iki oyuncu da birbirine bir tık benzesin istedim yani hani bambaşka bir esmer bomba koymak .. yani, dolasıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneye hiç benzemeyen birini seçmek istedim orada bir anlamda andırsın istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında doğru sormak istediğim soru buydu aslında , iki karakter , evler yine , binalar keza eski bir İstanbul evi. O merak, beni gerçekten çok hoşuma gitti. Tecavüz sahnesi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tecavüzden ziyade orada mesela insanların , takıldıkları nokta tecavüz oldu  ama tecavüzün verdiği şoktan sonra Aile’nin tutumunu görmediler , kadının o noktaya getiren şeylerden birini de evet belki tecavüz ama  ondan sonra ailenin tutumu o kapattığımız ahlakçılık yani hani bu ( Çaylarımız Tazelenir ) maalesef ülkemizde iyi bildiğim bir şey var ki kayıtlara geçmeyen çok böyle olaylar var. Hem aile içinde hem aile dışında bu konuda çok ciddi bir yaraya sahip ülkemiz ve bunları çoğuda kayıtlara geçmiyor biz bilmiyoruz. Neler olduğunu bittiğini evlerin içinde tabi ki , sağlıksız  bir şey korkunç bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşuları da o zaman kadar hiç gelmemişler hiç onların evini görmemişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göremezler zaten kadın çok ciddi bir tehdit her şey için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedikoduya hemen başlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında hatta onların yaptığı dedikodu , eski ailenin mahalleye yaydığı ilk dedikodu. Yani . bunun kocası’ da vardı . Efendime söyleyeyim. Onları terk edip gitti ya da öldü bilmiyoruz ne olduğunu işte o dedikoduyu sürdürüyorlar hala. Aile , eski ailesi , eski annesi onlara bir yaşam bicimi bırakıp gitmiş öyle olmuş yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı şeyleri de böyle , çok böyle ya bıçak sırtı bırakıyorsunuz ya da hani izleyici yorumuna bırakıyorsunuz yineden bize bir sinema kendi hayal gücümüzle bir sinema yaptırıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden onu yaptırıyorum , şöyle söyleyeyim bazı şeylerin nedenlerini , ille de seyirciye gösterseniz inanacağı şeye inanmaz adam. Örneğin ‘’ Issız Adam ‘’ neden böyle bir adamdı. Ben şimdi bu nedenini size sunarsam , seyirci olarak ille de bunun bir nedeni varsa ben bunu sunmak istersem. O zaman ‘’ Issız Adam ‘’ inandırıcı bir karakter olmayacak , siz o nedeni red edeceksiniz. Anlatabiliyor muyum? Böyle adamlar var , böyle kadınlar var , böyle insanlar var hani bunların bütün nedenlerini ben koymak durumunda değilim. Eğer koyarsam zaten o neden belkide senin tarafından reddedilecek bir neden olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela ‘’ Issız Adam ‘’ da benim gözlemlediğim kadarıyla tipik erkek türü olarak , çok kadınla beraber olma masalı artık kendimi aşmış bir insan herhangi bir seksüel şeyi yok ama sadece belirli kuralları var , tipik erkek türü olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela bazı insanlar tarafından , ha bir yönetmen olarak anlattığımız şeye ille de siz inanıyorsunuz daha doğrusunu destekliyorsunuz anlamına gelmez , bazı insanlar tarafından Issız Adam kadınları azarlayan bir film  olduğu iddia edildi. Asla değil zaten biz oradaki o erkeğin tükenmişliğini anlatıyorum orada tek normal olan o kız , kızcağız yani. Biz bu erkeği anlatıyoruz ki biz yönetmen olarak bunun yaptığı doğrudur demiyoruz . Bu çok eskiden beri bilinen bir kural ama bu günlerde nedense insanlar böyle bir şeye sardırdılar. Bu çok ilkel çok tuhaf yani hani ben bir seri katil anlatıyorsan öldürmeyi destekliyorum mu demek mi? Hayır!! O adamı anlatıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Bu acıdan bütün izlediğimiz TV dizileri olsun..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani Yuh!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bir cahillik tabi , çünkü  biz film dünyasında yaşayan insanlarız başka bir eğlence kültürümüz yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yani geçmişten beri var olan bir dramatik çatışma , gelenek ,bunun herkes bilir . Neden şimdi döndü seyirci ben bunu çok merak ediyorum. Mesela işte esrar içtiler filmde çok ayıp bir şey. Yönetmen Çağan Irmak bunu yakıştıramadım. Ya esrar içtilerse ben onlara sizde için demiyorum ki, ben bunu anlatamıyorum herhalde yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet gerçekten öyle. Sizin filmlerinizde bir sınıf çatışması var. Her filmde bir üst sınıfa geçmeye çalışan , insanlar var. Bunu bazen masal dünyasında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yırtmak , atlamak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu özellikle yaptığınız belli bir şey çünkü bir iki filminizde belki Türk olarak yapılan bir şey olsaydı hani hoş bir şey olarak ama bu bir imgeleme olarak kalmış sizde bu bir imza mı herhangi bir alt metni var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günümüzden en büyük benim gördüğüm , daha doğrusu benim dikkatimi çeken en özellikle de 80’ sonrasında ortaya çıkan  ‘’ Yırtmak ve sınıf atlamak ‘’ durumu , son yıllarda Türkiye’de çok dikkatimi çeken bir şey gözlemlediğim bir şey ve hayatın böldüğü sınıflar insanları böldüğü koyduğu sınıflar ve bunlar beni rahatsız ediyor. Hani tabi ki şöyle bakıyorum kendi mesleğini seven, kendi yaptığı işi seven çok az insan var ülkemizde mesela nasıl diyeyim , bir taksi şoförüne eğer siz sorarsanız o ya bir pop star olmalıydı ya da bir yazar olmalıydı ya bir senarist olmalıydı. Örneğin dünyanın hiçbir ülkesinde bizimkiler kadar hayatım roman diyen insan yok.. İnsan şimdi tabi ki insanlar hayatlarında yükselsin tabi ki çok güzel yerlere gelsin bunu istiyoruz. Bunu yapmak için bir altyapı gerekiyor , bu altyapıyı hiçbir şekilde oluşturulamıyor. İşte  tabi şöyle bir şey bu da hani bir filmlerimde kullandığım bir şeye döndü şimdi bunun nedenleri Sosyologlara kalmış bir şey niye bizim Ülkemizde bu böyle niye herkes aslında yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışmıyor bu da tabi başka bir soru şimdi ben hayatımda hiç..şey.. artık duymak istemediğim bir şey benim bir hikayem var anlıyorum ama bunu yapacaksan sen yapacaksın bu bir, ikincisi artık hikaye yazmak bilmem ne senaryo yazmak bunlar bazı şeyleri beraberinde getiriyor. Dil bilgisi, bilmem ne senaryo tekniği şimdi ben nasıl ki çıkıp bir oyuncu tiyatroda ne bilim hani bir yerde çıkıp bir yeteneğim yoksa yada ne bilim taksi şoförlüğü yapamazsam eğer hani sende senaryo yazamazsın belki O yüzden hatta ben örneğin kısa film yaptım. İlk başta belki bu kendimi denemek içindi ben bunu yapabilecek miyim? Hani bu mesleği yapabilecek miyim? He böyle şeyler tabi benim gözlemlerimin arasında olduğu için bunu da filmlerime aktarıyorum doğal olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani sizin bahsettiğiniz hikayedeki insanlar az önceki insanlar değiller.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Ha bunu acılı ve acıtıcı şekilde yapanlarda var tabi yani hani hatta hatta yarı ırkçılığın kenarında dolaşarak yapanlarda var onlarda tabi filmlerinde var tabi ‘Mustafa” da olduğu gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada. Peki oradaki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi sınıfından kendi geçmişinden utanan insanlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utanan insanlar evet aslında biraz o var.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  Şimdi…bu şimdi  yaptığım filmde ‘’ Prensesin Uykusu’’nda ilk defa bir karakterin belki bende bundan sıkıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin tam ismi bu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prensesin Uykusu. İlk defa bir karakterin geçmişine takılmayan bir karakter. Hatta onun geçmişini gösterebilmek için küçük de bir çizgi film koyacağız filme, hani silinebilir olması niyetiyle. Ya da karakterimizin geçmişine takılmadığını göstermek için. İşte “Prensesin Uykusu”, “RED” diye bir grubun bir şarkısı. Onlar yapacaklar sanırım müziklerini bugünlerde onlarla konuşuyoruz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu film isimlerine gelelim. Aslında ‘Bana şans dile’ pek sevmeseniz de bir şey anlatıyor aslında kendi içinde film ismi. Bir şey anlatıyor. Mustafa Hakkında Her Şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında “Mustafa Hakkında Her Şey” bir kalıp yani o aslında film kalıbıdır. Şöyle bir şey aslında mesela  “All About Eve (yönetmen;  Joseph L. Mankiewicz, 1950 yapımı)”, “All About a Boy” (yönetmenler; Chris Weitz ve Paul Weitz, 2002 yapımı),  “Annem Hakkında Her Şey” (orijinal adı; All About My Mother, yönetmen; Pedro Almodóvar, 1999 yapımı) Daha bunun gibi on tane isim sayabilirim. Bu bir film kalıbıdır. Aslında o ilk etapta oradan buradan Arap bir isim gibi görünüyor ama adam reklamcı hayatı da bir kalıp bir klişe olduğu için biz o ismi tercih ettik. Ama işte  o dönem anlatamadık insanlara. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet.. bitişik yazılıyor..falan filan, bilerek böyle şeyler vardı. Öyle enteresan..Film baştan bir hatayla başlıyor komple. Hani zaten afişteki işte Mustafa’nın kırılmış yüzü bunlar hep bir şeyler anlatıyor tam etapta geçmedi seyirciye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulak yine. İsimlerde benim içinde gerçekten şey önemli diyorsunuz herhalde öyle bir şey mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi. Bir de benim filmlerimde ilk sahnede hemen öznede orada ortaya çıkar. Öznemiz neyse o vardır ilk sahnede yani bu bir seçim değil ama öyle geliyor içimden hep öyle oldu yani mesela her filmde derdimiz neyse o dur o ilk sahnede direk ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yazarsam bütün filmlerinizin şifresi çözülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel yani gerçekten, güzel bir bakışmış ben fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci sahnede mutlaka işte budur şimdi bunu izleyecekseniz derim ama tabi hikaye başka türlü bir şey gerektirirse onuda yaparız da şimdiye kadar hep böyle oldu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer istemezsen çıkarta bilirim bu benim kendim kişisel sorunum hani film bir yönetmenin midir yoksa yapımcının mıdır problemi oldu ilk filminizde sekiz sene ben sadece festivalde izledim üç festivalde yayınlandı. Onlardan birinde ben izlemiştim zaten okuldaki işte şeyimde işte sizinle ilgili düşüncelerim o zaman ortaya çıkmıştı yani böyle bir yönetmen var ve eminim böyle daha uzun zaman göreceğiz filmlerini sinemalarda diye ama olmadı bana kimse ‘’ bana şans dile’’ demedi. Sevmiyorsunuz o film mi ve gerçekten benim sevdiğim filmler arasında yani benim kişisel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi niyetli naif bir tarafı vardı ama ergen öfkesiyle yapılmış bir film olduğu için çok yüksek sesle çok bağıran film idi. Bir yönetmen , film yönetmenin midir,yapımcının mıdır ? Şimdi tabi ki “ARTHOUSE” sinemasında yönetmenindir ama gişe filmlerinde yapımcılarındır bu çok eski bir kural ama şöyle bir şey var şimdi bir de ana akım sineması var burada yönetmenin kendi insananiyetine kalmış durumlar var . Örneğin ben şimdiye kadar  "Bana Şans Dile"den sonra yaptığım bütün filmlerde hep hiçbir şekilde taviz vermemeye çalıştım çünkü taviz verdiğiniz zaman zaten o film olmuyor. Yapmamak çok daha iyi cast'ından , senaryosundan , başından ,sonundan her şeye her şeye ben karar vermek zorundaydım  ve ben karar verdim çünkü başka türlüsünü yapamadığımı fark ettim. Yani bu benim yaptığım yapımcıya rağmen bağımsız bir sinema ama tabi ki hikayelerim para gerektiriyor. Büyük cast gerektiriyor oda dolasıyla yapımcıyla çalışıyorum  ve ama yapımcı rağmen  söz söyleme şansımı kimseye bırakmıyorum öyle diyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güzel bir özellik yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, şanslıydım o anlamda yani çalıştığım bütün yapımcılar sağ olsunlar hiçbir filmimin hiçbir karesine karışmadılar yani zaman zaman onları ikna etmem gerekti onlarda bu ikna sonucunda bana inandılar doğruluğuna inandılar kabul ettiler. Örneğin biz ‘’ Karantakiler"i yaparken bunun bir gişe film mi olmadığını para kazanmayacağını zaten biliyorduk bunu bilerek yaptık yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O şeyde oldu yani, bir hikaye kırılması mesela sizin ilk filminizden başlayarak yani hani. Her filmde acaba ne yapacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir durum var evet  bende bunu seviyorum. Kendimi tekrarladığım benim için söylenen en çok söz  ana tabi şey var hani bakıldığında tüccar olduğumu söyleyen insanlarda var bu da bir gerçek ama matematikle ortada bir gerçek var ki matematik benim altı filmim var sadece iki tanesi iş yaptı dört tanesi çok ciddi hüsrana uğradı. Gişelerde hani tamam iyi yönetmenim kötü yönetmenim ama tüccar kelimesini en son hak ediyorum hani kimse kusura bakmasın burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle hatta bende katılıyorum bu duruma hatta şöyle bir şeyde söylerler yani bir iyi bir kötü bir iyi bir kötü iş yapan iş yapmayan der gibi seyirciye bir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendi kendine gelen bir denklem oldu yani bundan sonraki yapacağım film ‘’ Prensesin Uykusu ‘’ seyirciye daha yakın gelecek ama işte o benim herhalde bir kabuğuma çekilmem tamamen intim film yapmam ve intim çığlık atayım demekten geliyor. Hani benim ruh durumumla ilgili bir şey aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani çocukluğunuz işte ege bölgesinde çocukluğunuz geçti oradan yola çıkarak bütün hikayelerinizi biraz oraya meyillendiriyorsunuz. Hatta Ulak’ta bile sanki küçük bir ege şivesi seziyorum. Seviyorsunuz herhalde çocukluğunuzun hikayelerini anlatmak size keyif veriyor sanırım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte başka yerde geçmediği için mecburen ucu bucağı bir şekilde dokunuyor hani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizi sektörüne’ de çok büyük yön verdiniz farkında mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında şöyle bir şey ben bugün sorsan hiç dizi çekmek istemezdim. Tabi ki o zamanlarda para kazanmak durumdayız daha mesleğin başındaydık aslında iyi de bir antrenman oldu onu inkar edemem. Televizyona “Çemberim Gül Oya”, diye bir şey yaptık evet gurur duyarım yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha ilerisi de var mesela...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şaşı Felek Çıkmazı" , "Asmalı Konak" üç tane yaptım zaten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hani bunlarla beraber bir de hani gerçekten sektörde ben bu işin içerisinde çalışan birisi olarak bir patlama oldu yani insanlar birbiri ardına diziler yapmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmuştur yani ben pek bakmam onlara işimi yapar kenara çekilirim o dur yani devamı beni ilgilendirmiyor böyle düşünürsem zaten aklımı oynatırım bir şeylere öncü olmakta birlikte bilmem ne yapmakta filan bu tür şeyleri düşünmek bırakın başkaları düşünsün ben düşünürsem çok sağlıklı olmaz benim için en iyisini yapmak ve bundan kendine pay biçmemek en sağlıklısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani yönetmenliğiniz, ama gerçekten sizin yönetmenliğinizi seviyorum, senaryolarınızı da seviyorum. Senaryolarınızı nasıl çıkartıyorsunuz yani nelerden besleniyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte biraz önce anlattığım şekilde onlar hani yılların birikiminde kendi kendilerine geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır öyle değil mesela , yani müzikler.. müzikler çok önemli bir kere her filmin müziğini kendiniz yapıyorsunuz. Onun farkındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani şöyle bir şey bunların hepsi hikayelerimden ayrılmayan şeyler bunların hepsi bütün yani filmlerimdeki evlerin seçimi , karakter seçimi , giysilerin seçimi artı müzik bunların hepsi zaten ortak bir ruha hizmet etmek için onların hepsini ben hikaye’nin parçası olarak görüyorum. Birbirinden hiç ayırmıyorum ama beslendiğim noktalar çokta farklı değil hani herkes gibi tabi ki Edebiyat başta , sokak , çok sokak müzik aynı zaman da , resim. Örneğin Ulak’ta yakalamaya çalıştığımız ışık yakalamaya çalıştığımız kareler , elektriğin olmadığı döneme ait tablolardan esinlenilmişti yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradan çok güzel bir sanat yönetmenliği çıkartılmış , müzikler tasarlanmış , evler tasarlanmış muhteşem bir şey. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi çok büyük macera bizimkisi çok çok eğlenceli aynı zamanda hani bir yönetmenin yaratıcılığını son noktaya kadar gösterile bilen bir imkan sunuluyordu yani evlerin böyle güzel bir şey ki bir stüdyo da çalışmak çünkü tamamen kendi hikayene göre evlerin mizansene göre kurduğunuz bir yerde çok keyifliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlattıklarınız gerçekten hem şans hem gerçekten bilgi başarı her şey birleşmiş film çekerken böyle kendinizi kendi içinizdeki bir olguyu olumsuzluktan dolayı rahatsız eden bir şey var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi her zaman var her zaman olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani bu mesela filminizi daha kötü etkilediğini düşündüğünüz bu alanda özelliğim olmasaydı daha kolay çalışabildiğiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir özelliğim var böyle ufacık bazen çok ufak sorun benim için itekleyici kendi içimde yaşadığım felakete sebep olabiliyor film sırasında ama bazen Dünya’nın en en en zor anlarında soğukkanlılığımı koyabiliyorum. Mesleğin ilk zamanlarında yaptığım işleri tamamlandığında söylenen sözlerden çok etkileniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi anlamda mı , vasat anlamda mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok şeyde hem iyi hem yergi şimdi bunlara yıllar geçtikçe , derim artık nasır tutuğunu fark ettim ve artık dönüp bakmıyorum çünkü benim için en sağlıklısı bu yolumu yürüyüp devam edebilmem için artık bir yerden sonra bir noktadan sonra iki üç gözlerin laflarından uzak durmak çünkü bunlar tabi insanız bir şekilde etkileniyoruz ama bu sizin sinema yolculuğunuz mutsuz etkilerde yol açabiliyor hani bir şey isterdim bir daha böyle arkamı dönüp gitmeyi içimde yeni yeni başarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz güvenle ilgili bir şey...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bir öz güven eksikliğim var bunu söyleyebilirim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlamayın o anlamda söylemedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, hayır... benim vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benimde kendimde vardır ama sizde diyalog kurarken bile açıkçası bu kadar sıcak olacağını düşünmedim gerçekten . Bu masal dünyasına gerçekten tarih yani Ulak gibi uzamı belli değil tarihi belli değilde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hikayesi olabilir ya da Osmanlıdan kalan bir hikaye gerçekten tarihi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulak işte evet korkunun beslediği dogmanın beslediği bir iktidarın hüküm sürdüğü bir yerde insanların kendi düşleriyle düşlerindeki kaçışları anlatıyor aslında sizin masal dediğiniz şey benim bütün filmlerimde var olan bir ütopya yani şimdi bütün sorunlarınızı toplarsak hepsi denk geliyor bir insan nerede, nerede olmak istiyor ve kaçış noktalarını benim bütün filmlerim anlatmak istediğim örneğin; Mustafa Hakkında Her şey de annenin kendine kurduğu yok saydığı geçmişi Mustafa’nın aslında kasabalı olmadığını inanması onun çok seçkin olmasına inanması bu bir ütopya kendi kafasında yarattığı işte Babam ile Oğlum da çocuğun kurduğu hayaller olmayan bir şey ama bunu gerçeğe algılandırma çabası Ulak zaten tamamen bunun üstüne kurulmuş ölü oğlunun yaşadığına inanana ve ona anlattığı hikayeyle ayakta kaldığına ve köy köy dolaştığına inanan bir adamın hikayesi Issız Adam da kızın gidip çocuğun evine gittiği işte ben seni aslında çocukluğumdan beri tanıyorum aslında buradaydık filan demesi bunlar hep kendi kendimize söylediğimiz yalanlar bu son filmde işte Karanlıktakiler kadının yaşadığı dünya kendi geçmişi tamamen yok sayması bunları hepsi benim bütün karakterlerimin filminde kendi kendilerine yalan söylerler bunlar mutlaka ama bu yalan bir pembe romantik romanda ama bu yalan çok sert, kırıcı, üzücü bir yalandır ama mutlaka benim filmlerimdeki karakterler kendilerine bir dünya yaratırlar ve orada yaşadığını , yaşadıklarını ya da yaşamış olduklarını düşlerler ya bir geçmiş red edilmiştir ya bir gelecek yeniden kuruluyordur. Hep bunlar bir ütopik şeyler yani bütün karakterlerim böyle aktarılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki var mı böyle ufukta gerçekten tarihi temaları olan bir hikaye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var. Olacak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti'nden mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı, Osmanlı. Osmanlıda geçecek bunu yapacağız çok ufak çalışmalarına başladık ama 2 veya 3 senemiz var önümüzde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım en kısa zamanda izleme şansına erişiriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnşallah. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklam dünya sına pek sıcak  bulmadığınızı biliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak bakabilirim ona sadece mantığıma kafamda oturtturamadığım için reklam çekemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masa başı içi olduğu için mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır sadece bize sundukları dünya’ya inanmıyorum. Örneğin; hani bir İngiliz tarzı çok espirili kara mizah bir reklam çekemem ama burada bütün şirketler böyle şeylerden korkuyorlar yani hani bize bir hep devam böyle sıcak mutlu bir aile tablosu, herkes böyle bir Ülkede yaşamadığımız için gerçekten eleştirmiyorum. Sadece inanamıyorum inanamadığım şeyi çekemiyorum bu kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik videolarına nasıl bakıyorsunuz müziği çok sevdiğinizi biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik videolarına bilmem pek sıcak bakmıyorum oda yani çok nasıl  anlatsam bir klişenin içinde dönüyor her şey şarkıcıyı güzel çıkartacaksın, şarkısını söyleyeceksin oha ben böyle bir şey yapmam bir hikaye anlatacaksak bir kısa film tadında olacaksa tamam yani ama bunların hepsi bizde çok ilkel çokta anlayış darlığı yani ufuk açan bir şey göremiyorum ben buralarda bambaşka bir mantık bambaşka bir klip göremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bize çok kanalı yayınlar şurada 20 sene falan oldu yani ya da Amerika’dan aldığımız süreler bunlar video gibi şeyler doğal değil mi bu kadar süreç içerisinde. Bu kadar kısa bir şey ya da siz dizi sektöründe değiştirdiniz belki müzik sektörünü de değiştirirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok ne değiştirecem, ne gerek var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep söylemek istediğiniz ama söylemediğiniz, söyleyemediğiniz şeyler var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki ama söylemek istediğim şeyler var tabi ama her söylemek istediğimi söyleyemem. Herkes söylemek istediğini söylerse ‘’ Dünya çok gürültülü bir yer olur ‘’ derler ya şöyle bir şey ihtiyacım hissettiğim şey seyircide hissettiğim şey ön yargısız davranmaları bir laf vardır. Ön yargısız  olan en çok keyif alandır. Kendilerine sinema izleme zevkini esirgemesinler popüler olan her şey kötü anlamına gelemez bunu söylemez istiyorum ayrıca hani bu kadar büyütülecek bir şey değil alt tarafı bir yani ben bu filmi yaptığım için dünya’nın en kötü adamı , Allah belanı versin , lanet olsun der gibi şeyle karşılaşmamalıyım birazcık daha tevekül biraz daha sakin beklemeli insanlar yani bravo ,helal , sen kralsın ve Allah senin belanı versin gibi şeyler duymaktan sıkıldım hani ya gömülüyorum ,  ya alıp böyle bulutlara çıkarılıyorum yok mu bunun ortası hani bu tepkisel durumdan şimdi bizim belki şu biz sesi çok bastırılmış bir ülkeyiz hep politika anlamında hapse girme,dövme ve işkence ile karşılaşma korkusuyla devlet korkusuyla yaşıyoruz ve dolasıyla bu korku insanlarda başka türlü bir tepkiselciliğe ve dışa vurma görülüyor. Bunlarda şunu fikir belirtmek her konuda fikir belirtmek ihtiyacını hissediyorlar kendi başlarını kötü bir şey gelmeyecek konular da fikir belirtmek bu bir şey tepkiselce dışa vurmak dolasıyla tabi yapılan şeylere yazılanlara,romana,müziğe bilmem neye saldırıyoruz ama biri veya bir şey üretiyorsa bunu böyle yiyip , içmeden önce onu geliştirmeden önce bir düşünmek lazım o üretilen şeyle alakalı bir insan var biri var mutlaka bir şey yaşadı mutlaka bir şey düşündü ki bunu üretiyor bunu yapmaya çalışıyor. Hani bu anlamda birazcık anlayış hani birazcık saygı değil dediğim demek istediğim saygı değil hani ben bir yandan kalkıp da biz çok emek verdik geyiklerini hiçbir zaman girmem evet sinema emek verilen bir şey mecbursun emek vermekte ama şu var bu kadar büyük bir hezeyana gerek yok yani tek istediğim biraz sakin olup filmi seyretmek ve beğendim beğenmedim ama bir film sonuçta dünya’yı değiştiremiyor bunu gördük ve insanların bazılarını değiştirebilirsin bilmem ne filan ve ben bir filmin mesaj vermek insanları değiştirmek kaygılarım olmamalı zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değiştirdi biliyor musunuz? Babam ve Oğlum gerçekten çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gurur duyuyorum o başka ama hani tekrar şunu söyleyeceğim biraz daha bu anlamda sakinliğe ve ağır başlılığa ihtiyacımız var diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bizim şeyden kaynaklanabilir mi acaba hani annelerimiz işte o yazlık sinemalarda çoluğunu çocuğunu alıp da onlar hüngür hüngür ağlayıp da ondan eşinin eve geç gelmesi ne bilim onu dövmesini görmemesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların hepsi ütopya hani kendi o zamanki kaçışımız o zamanki kaçtığımız nokta filmlerdi herhalde çok moda dolasıyla onları koşulsuz şartsız seviyorduk sadece anlaşılmak çabası anlama çabası yani bakıyorum mesela bazen benim hakkımda bazı şeyler yazılıyor "6" filmim "7" filmimin 7’side küfür edip, 7'sinide beğenmemiş, 7'sinide 6 sınıda beğenmediysen hani izleme beni bu bana gerçek gelmiyor anlatabiliyor muyum? Madem 7 filmime küfür ediyorsun artık izleme ben 7 filmini sevmediğim bir yönetmeni izlemem buna ne para veririm nede zamanımı harcarım şimdi bu bana gerçek gelmiyor yani bazı eleştiriler bana hiç gerçek gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel eleştirilerden bahsediyorsun dimi gazetenin kenarlarındaki..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, halktan da var halktan da yeni işte senin hiçbir filmini sevmiyorum tamam ama hepsini seyretmişsin bence bu çok ciddi bir paradoks yani problem burada senin hepsini seyretmiş olman kusura bakma ama hala benim filmlerini izlediğini gösteriyor. Ha böyle şeyleri artık duymak istemiyorum hayatımda anlatabildim mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında seviyorlar belki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç önemli değil. Sevsin sevmesin yani ben herkesin beni sevmesini bekleyemem hiç böyle bir çabaya girmedim hayatım boyunca hiç kendimi anlatmak gibi bir çabaya da hiçbir zaman televizyona çıkıp da ben şuyum ben buyum da kendimi savunmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oda çok ilginç yani bir film yapılır ve duvara asılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben zaten kişiler hakkında gazetelerde konuşmam çünkü hani niye bunu yapayım neden, neden kendimi savunma ihtiyacı hissedeyim herkese karşı nebilim bilmem neye karşı yani zaten cevap vermeyen birisiyim zaten bununla ilgilenmeyen birisiyim ama benim popüler olduğumu düşünüyorsa, bu benim kötü olduğum anlamına gelmez. Popüler kötüdür diyipte mesela  şöyle şeyler var Karantakilerdaha gösterime girmeden çıkmadan daha hiç görmeden bazı sinema sitelerinde  klişelerde dolu bir film yazılmıştı yani... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ilginç daha görmeden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha gösterime çıkmadı ya nasıl diyorsun bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki nereden izledi ki ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o öyle olacağını düşünüyor bu gerçek değil işte anlatabiliyor muyum? Benim için zaten çok ciddi akılcı bir eleştiride kalmadı artık. Çünkü bir film eleştirmek gerçekten alt metinden girip en üst noktaya kadar o filmi masaya yatırmak demektir ama  şimdiki eleştiriler şimdi oluyor tuzu fazla , ekşisi fazla , yağı fazla midemi ağrıttı dan öteye geçemiyor yani bu hiç gerçek değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağan Irmak oyuncularını nasıl seçiyor Tiyatro’dan mı seçiyor ? Sokaktan mı seçiyor ? nereden görüpte bu oynasın filmde  buna yer var diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyuncu , oyuncu şöyle oyuncu önce kendisiyle geliyor zaten kafama seçmek için özel bir çaba sarf etmiyorum bir karakter yaratıyorsam o yüz yavaş yavaş beliriyor o kendi kendine o oyuncu oluyor yani birbirine göre bir senaryo yazmıyorum. O ya zdığım karakterde benim gördüğüm daha çok, tensel bir durum yok, tinsel bir durum var. Nasıl desem hiç adını koyamadığım o cümle o tamamen sezgisel bir şey sezgilerimde bulduğum bir durum oyuncu seçimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani karakteri yazdığınızda Gülderen, Gülseren karakterini yazdığınızda, bunu Meral hanımı oynasın ya da Egemen'i; Erdem Akakçe oynasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzüyle beraber gelen bir iki kişi o benim için mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda şeyde diyorsunuz Derya ile Borayla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte oda bak hepsi birbirini tetikliyor yani bu da hikayenin içinde hikayenin oluşturduğu bir serüven yani..tamamen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında şöylede diyebilir miyim? Ben beklide  önce karakterler hani şey gibi bir hayal görmek gibi önce karakterleri görürsünüz uzaktan onlar yaklaştıkça onların anlattıkları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet mesela şöyle bir şey var. Holywood'datamamen eğer, Box Office Filmi çekiyorsanız o an ilk görüşülen insanlar o an  Box Office'si en yüksek insanlardır role uygun olup olmamaları bir önem taşımaz onlar için  ama ben şimdiye kadar yaptığım bütün filmlerde çalıştığım oyuncularında hiç birinin Box Office'si yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet onlar için bir kırılma noktası oldu oyuncular için genç oyuncular için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne güzel. O yüzden aslında benim için oyuncu seçmek hiçbir zaman taktik değil tamamen ve tamamen içsel bir yolculuktur hani..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygusal...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi muhakkak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhuna inanmadığınız insanlarla çalışmamak gibi bir şey bence. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben illede oyunculuk eğitimi alsın demiyorum. Mesela Cansu Dere’yle çalışmıştık. Çünkü o geldi Cansu mesela çok okuyan çok film izleyen çok oyunculuğunu geliştirmeye çalışan birisi tabi buna saygı duyuyorum. Ama şöyle bir şey de var illede oyuncu olsun derken oyunculuk mezunu bazı arkadaşlarımı görüyorum  ki hayatları boyunca bu kafelerde şurada bedava oyun oynuyordu hiç biri bedava olduğu halde gidip seyretmiyor şimdi ben size soruyorum hangisine saygı duyarsınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani paradoks o yüzden yani illede okulu olmak hepimizin gurur duyacağı bir şey değil bence kimse kusura bakmasın yani ben insanın içine bakarım yani Zeki Bey’de Berrak Tüzünataç ile çalıştı yani bu sadece niyettir. Sizin ne kadar bu işi sevdiğiniz karşınızdaki insanları gördüğünüzde  ile ilgili bir şeydir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deneme çekimi ya da buna benzer şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok hiç yapmadım şimdiye kadar ha şey mesela filmden önce şöyle bir şeyler çekmiştim 1 2 saniye oyuncuları bazen oynatıp onları kameraya çektim üzerine konuşmak için yani üzerine konuşup tartışmak için yani burada bu tavrından yakalama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncuların rolleri belli olan insanlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi tabi tabi yani belli onlar zaten belliydi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O oynadığı karakteri yeniden beklide çektiniz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini izledi orada ne yapması gerektiğini görmesi acısından hangi genellikle  mesleğin ilk başındaki insanlar  örneğin  ; Issız Adam ‘da Cemal'i ve Melis’i çekip bir deneme çekimi değildi o sadece onların kimyalarını nasıl olup yönlendirmeyeceğimizi gösteren bir deneme çekimi yaptık ama bu onlar içindi benim için değil yani ben onların yapacağına inanıyordum çünkü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkür ederim gerçekten çok sağ olun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rica ederim. Benim içinde keyifliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu.&lt;br /&gt;2010&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-5229294040686970092?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5229294040686970092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5229294040686970092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/11/cagan-irmak-la-bir-sabah-kahvaltisi.html' title='ÇAĞAN IRMAK&apos; LA BİR SABAH KAHVALTISI'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-j1mTWDPyJqk/TtI6OksHz2I/AAAAAAAAAiw/wxTA3WTfuCA/s72-c/4321666.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-2722519949933588019</id><published>2010-10-31T15:03:00.006+02:00</published><updated>2011-11-27T16:39:00.050+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağan Irmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlıkta Kalanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlıktakiler'/><title type='text'>KARANLIKTA KALANLAR</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu evin kapıları dışarıya kapalı olduğu müddetçe, kimse bir şey diyemez, kol kırılır yen içinde kalır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KARANLIKTAKİLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karanlıkta Kalanlar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak, &lt;br /&gt;Yapımcı: Mustafa Oğuz&lt;br /&gt;Görüntü: Gökhan Tiryaki&lt;br /&gt;Müzik: A. Marcello, J. S. Bach , W. A. Mozart&lt;br /&gt;Ses: Gramafon/Levent İntepe &lt;br /&gt;Oyuncular :  Meral Çetinkaya (Gülseren), Erdem Akakçe (Egemen), Derya Alabora (Umay), Şebnem Dilligil (Gülderen), Rıza Akın (Ramiz), Durul Bazan (Mehmet)&lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2009&lt;br /&gt;Süre: 100 dk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_1mI6mVI/AAAAAAAAAVU/LEHhKUIj07s/s1600/1017233047_4953893.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 224px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_1mI6mVI/AAAAAAAAAVU/LEHhKUIj07s/s320/1017233047_4953893.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534501550832654674" /&gt;&lt;/a&gt;Çağan Irmak filmlerine son filmi olan KARANLIKTAKİLER'le son veriyoruz. Bu filmi sinemada görememiştim. İzleyebilmem için ancak DVD'sinin çıkmasını beklemekten başka bir şansım kalmamıştı. Çağan Irmak, filminin DVD'sinde de yenilikler yapmış, bizim beş filmde yapmaya çalıştığımız sesli okumaları, birebir filmle birlikte gerçekleştirmişti. O yüzden bu serinin son filmi biraz geçikmişti. Bir sonraki anlatımımız olan Tomris Giritlioğlu Filmleri Üzerine'deye bu yüzden geçmek istemedim son filmi yazmadan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmenler anlatımlarını çok çeşitli metotlar izleyerek yaparlar, bunların başında da kendi anlatımlarını durağanlıktan çıkartacak durumlar gelir. Çağan Irmak bu filminde de bizi en çok korkutan masallardan olan, kendi gerçekliğimiz ve bunun psikolojimize yansımalarına değinmiş. Babam ve Oğlum'dan sonra “melodramik” filmler yapması düşünülen yönetmen, Ulak'ı; Ulak'ın fantastik ruhundan sonra aynı türü devam ettirmesi düşünüldüğü sırda ise Issız Adam'ı; bu filmin kadın – erkek ilişkileri ve sahip olma tutkusu üzerindeki etkisinden sonra yine türünü değiştirmiş bu kez de korku edebiyatına yer vermiştir. Bilindiği üzere Masalların en tatlısı da budur. Yalnız kaldığımız zamanlarda birbirimize anlattığımız “hayalet, hortlak, al karısı, bizden iyiler” masallarını aklımıza getirirsek, filmi daha da iyi anlamış oluruz. Her fırsatta iyi bir masalcı olduğunu söylediğim Çağan için de bu anlatım kaçınılmazdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatının bir bölümünü reklam şirketlerinde harcayan benim gibi diğer insanların da farkında olmadığı bir karakter olan Egemen'in ve onun Annesi'nin öyküsüdür bu. Egemen, bir reklam şirketinde çalışan, her işe koşan, kah ofis boy, kah kahveci çocuk, kah da sekretarya yapan biridir. Onun iş tarifini yapmak çok kolay değildir. Bu insanlar mütemadiyen reklam, prodüksiyon ve film şirketlerinde bulunurlar. Evet her reklam şirketinde bir “Egemen” vardır. Televizyon çalışmasa da ona sorarsınız, bilgisayar çalışmasa da, mutfaktaki floresan  bir yanıp, sönüp sizi çileden çıkartsa da. İşte Egemen böyle biridir. Kimse onun hakkında “annesinin” biraz problemli ve hayal dünyasında yaşayan bir kadın olduğu haricinde bir şey bilmez, sormaz, umursamaz. Hatta kendi de bilmez, sormaz, umursamaz; kendinin kim olduğunu. Reklam şirketi sahibi olan Umay Hanım'a duyduğu platonik aşk, onu biraz olsun kendi dünyasından kurtarır. Onu “bir ihtimal” dünyasına hapseder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film dış ses olarak çocukların Gülseren'in kapısını yumruklayıp, onun karşısına geçip pencereden ona el işareti yapması ile başlar. Buradan da anlıyoruz ki, çocuklar onları takip edemeyeceğinin farkındadır. Buna alışmışlar. Sabahlar Egemen için zor zamanlardır. Çünki her sabah, birbirinin aynı annesi ile kahvaltı yapabilmesi için bile grand tuvalet giymesi gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her filmde yan karakterler anlatılır, onların hayat hikayelerinden bahis edilir ancak bu filmde sanki her karakterin ayrı ayrı hayatları anlatılmış, daha doğrusu, ayrı ayrı hayatlara bakış getirilmiştir. İlk hayat Gülseren'in hayatıdır tabi, aslında Gülseren'in iki hatta daha fazla hayatı vardır. İlki, Egemen'le olan hayattır.  Sıradan bir anneden biraz daha farklı olsa da, aslında otuzlu yaşlarda annesi ile yaşayan diğer insanlardan bir farkı yoktur. Ancak Gülseren'in ikinci hayatı Egemen'in gitmesinden sonra başlar, bulaşıklar suda bekletilir ancak yıkanmaz. Bir sigara yakılır, televizyon karşısında çocukların aynı saatlerde başlayan tacizi beklenir. Aslında onu hayata bağlayan, yaşadığını hissettiren yegane unsur da bu tacizlerdir bana kalırsa. Çocuklarla sağlıklı olmasa da bir iletişim kurma yöntemidir belki de onlara camdan döktüğü sular. Gülseren karakterini yaratan “yakın ailesi” ablaları ve annesi olsa da, hayatta olan yakın akrabaları bile onun bu durumundan bezmiş bir haldedir. Tek oğlu Egemen ise zaman zaman onun bu durumundan ve ona yaşattığı zorluklardan kendince intikam alarak rahatlama yolunu tercih eder. Gülseren'in evine soktuğu ender insanlardan ve erkeklerden olan sucu çırağının değişmesi, yeni sucu ile yaşayacağı zorlukları bilmesine karşın annesine haber vermemesi, annesinin korkularını görmezden gelmesi, bunu izah eden iyi oyunlardandır. Öz kardeşine bile bir aristokrat hanım efendinin saçı başı dağınık gözükmesi adabı muaşeret kanunlarına ayrıdır. Saçlar yapılıp, günlük kıyafetten çıkmalı, şık bir tayyör giyilmelidir. Ancak susuz kaldığında ise sürahiden su içecek kadar da avam olabilmektedir. &lt;br /&gt;Egemen'in ise her gün rutin yollarla, önce deniz yoluyla karşıya geçme sonra yaya olarak işine gitmesi gerekmekte, bu rutin bile annesinin tavırları kadar onu rahatsız etmemektedir. Çünki sonunda her gün görmeyi beklediği esrarkeş bir Ramiz Ağabey hoş bir sekreter, daha da önemlisi platonik aşkı olan Umay vardır. Açıkçası bu her şeye değmektedir onun için. Egemen hem kendisine Ramiz Ağabeyi örnek alır, hem de ona benzemekten çok korkmaktadır. İlerleyen sahnelerde Ramiz ile yalnız kalıp, diyalog kurduğunda bunu anlıyoruz.  Egemen'i umuda bağlayan en önemli şey ise, Umay'ın ona duyduğu ancak onun yanlış anladığı, “helal olsun çocuğa, hem annesine bakıyor, hem her işe koşturuyor”; türüğünden “şefkat”tir. &lt;br /&gt;Filmde zaman aşımları da çok özverili kullanılmış, en güzellerinden biri de Gülseren'in banyo sonrası uyuduğu komidinden uyandığında geçen süre. İşte bu sürede Gülseren için en büyük tehdit ve tehlike olan, “karanlıktır” meydana gelmiştir. Karanlığa karşı tek silahı evdeki ampullerdir. Uyanıştan hemen sonra müthiş bir efor başlar evdeki her köşedeki aydınlatma enstrümanları harekete geçirilir, alt kata inilir ve kapıdaki tüm anahtarlar kilitlenir, dış dünyadaki tüm tehditler, o evde olduğu müddetçe dışarıda kalacağını bilmektedir çünki. &lt;br /&gt;Egemen'in ikinci hayatı ise reklam ajansında geçer, aslında burası daha öncede dediğim gibi onun mutlu olduğu tek yerdir. öyle ki herkesin “cumartesini” beklediği günlerde o “pazartesini” bekler. Çünki bilinenin aksine onun için “iş” bir tatil; tatiller ise “çalışma günüdür”, çalışma günlerinin bizim için haftada altı gün olduğu hesaba katılırsa, ne kadar şanslı olduğu da anlaşılmış olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülseren'in diğer bir hayatı ise aslında gerçek Gülseren'i anlatır bize. Kimsenin yokluğunda kendi “aristokrat” dünyasında giyinir ve yine kendi yarattığı dünyada gezintiye çıkar, alış veriş eder, sohbetlere, davetlere, balolara katılır. &lt;br /&gt;Yönetmen filmi hareketlendirmek için küçük oyunları da ihmal etmemiş, her ne kadar, prodüksiyon dünyasının dışındakilerin pek yabancısı olduğu PPM (pre-production meeting) bilinen anlamıyla “prodüksiyon öncesi toplantı”, prodüksiyon masrafları, 7/24 elinden telefon, ağızlarından; bakarız, hallederiz düşmeyen, her gördüğünüzde mütemadiyen potansiyel toplantılarda olan, evlerindeki tüpü bile prodüksiyona ödeten insanları da atlamamıştır. &lt;br /&gt;Reklam dünyasının mutfağı aslında hiç abartılmadan olduğu gibi gösterilmiştir, dışındaki insanlara karikatür gibi algılansa bile. Gerçekten de bazen bir “gömlek rengi”, “ayakkabı rengi, saç rengi” memleket meselesi olabilir, izleyicinin 3 saniye bile görmediği şeyler için binlerce lira harcanabilir. Ya da çekilir ama kullanılmaz. Amaç prodüksiyonu şişirmektir çünki. &lt;br /&gt;Egemen de annesi kadar olmasa da sorunları olan bir insandır. İşte şirkette kimse kalmayınca Egemen'in yalnız dünyasında neler yapabileceğini, kendini hangi rol modellerde gördüğünü fark ederiz. Ancak onun hastalıklı dünyası annesininden farkı olarak objelere dayanır. Umay'ın ofisi ve onun koltuğu, hislerini dışa vuramamış bir insanın çıkış noktası olabilir. Umay'la yaşayamadıklarını koltukla yaşayarak tatmin seviyesini düşürmeye, ona verdiği son model cep telefonu ile konuşma pratikleri yaparak da sıradan kimliğinden sıyrılmaya çalışır. Annesi onun bir devlet dairesinde çalışmasını arzulamakta, onun bu arzusunu yerine getirmek için de her sabah grand tuvalet gittiği iş de gizlice kıyafetini değiştirip, reklam dünyasına ait kıyafetlerle insanları karşılar, tıpkı annesinin de sıradan kıyafetlere kimseye gözükmemesi gibi. &lt;br /&gt;Egemen annesinin bir yere kapatılmasınından çok korkması gibi, hayatla tek bağı olan, işini elinden almak, yasaklamak isteyen Gülseren'i cezalandırmak için onu ilk kez zorla da olsa dışarıya atar. Önce mahalleli ile sonra ise yüzü tişört ile örtülü bir adamla karşılaşır, işte bu sahneden itibaren, Gülseren'in unutulan dünyasına yolculuk yaparız. Genç bir kızken zorla kaçırılan, alı koyulup günlerce tecavüze uğrayan bir kızın, bu psikolojik travmayı atlatmadan hamile olduğunun anlaşılması üzerine, olanları aile içinde kapatmayı tercih eden annesi ve kardeşlerinin onu şimdiki haline sevk ettikleri anlaşılır. İşte buradan sonra bizim Gülseren'e beslediğimiz belkide acıma ve alayın dışında empatiler kurma isteği ortaya çıkar. Gülseren bize başından geçenleri oğlunun onu kaldırıp dışarıya çıkarmak için kullandığı esrarlı sigaranın da etkisiyle her şeyi anlatmaya başlar. Tecavüze uğradıktan sonra, ona bir kapıcı ile nikah kıyılmış, kapıcıya biraz para verilip köyüne gönderilmiş, mahalliye de “baba” karakterinin öldüğü söylenmiştir, Böylelikle de her şeyin düzene gireceği düşünülmüştür. Ancak Gülseren bu psikolojik travmayı atlatamamış, üstüne üstlük çocuğunun olması daha da tetiklemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmek kolaydı ama sen vardın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her anne gibi, Gülseren de çocuğu için yaşamış, onun da kendisi gibi olmaması için dış dünyayla kuracağı ilişkileri sınırlamıştır. Otuzlu yaşlarda olan bu adamın cep telefonunda hiç isim, onu arayan kimsenin olmaması da bu durumun neticesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen bize zaman zaman da karanlıktaki adam türükleri yaparak, seyircinin gerilmesini sağlamış, sonunda çıkan ise beklenen karanlıktaki adamın oğlu olan “Egemen” olmuştur. Bir diğer özenli ve ekonomik kullanılan obje ise “ışıktır”. Annesinin evinde gece gündüz yanan lambaların aksine, reklam ajansında, sofistike bir aydınlatma, Rönesans ışığı tercih edilmiştir. Reklam ajansındaki dekorlar her ne kadar minimalist seçilse de, Gülseren'in evindeki mobilyalar onun gençlik zamanlarından kalmadır. Bu da bize Gülseren'in evinde zamanın durduğunu anlatır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde yer yer önemli saygı duruşları da filmdeki hoş türüklerdendir. Bunların en başında “Ertem Eğilmez”in ölümsüz eseri “Hababam Sınıfı” ile, Türkan Saylan Hoca'nın “gözaltından serbest kalması sonrası” yaptığı basın açıklaması gelir. &lt;br /&gt;Egemen'in annesini, bu korkudan kurtarmanın yolu olarak bulduğu çözümü seyircinin anlaması için ise için paketleyeneler iyi sarmalamışlardır, sürpriz bozulmasın diye. Egemen annesiyle yediği yemek sonrasında annesinin ve kendisinin de içtiği esrarlı sigaranın da etkisi ile annesini, onun için özgürlük olan motosikletinin arkasına atıp, karanlıktan “aydınlığa doğru” yol alır. Her şey onlar için yeni başlayacaktır belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-2722519949933588019?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2722519949933588019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2722519949933588019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/10/karanlikta-kalanlar.html' title='KARANLIKTA KALANLAR'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_1mI6mVI/AAAAAAAAAVU/LEHhKUIj07s/s72-c/1017233047_4953893.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-9047147699212071739</id><published>2010-10-31T14:54:00.007+02:00</published><updated>2011-11-27T16:35:58.152+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Issız Ada&apos;daki Issız Adam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağan Irmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Issız Adam'/><title type='text'>ISSIZ ADADAKİ ISSIZ ADAM</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Karda Donmak Üzeresin, Uyumak Tatlı Geliyor ama Sen Öldüğünün Farkında Değilsin”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ISSIZ ADAM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Issız Ada'daki Issız Adam”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak, &lt;br /&gt;Yapımcı: Mustafa Oğuz&lt;br /&gt;Görüntü: Gökhan Tiryaki&lt;br /&gt;Müzik: Aria, Cenk Erdoğan, Cengiz Onural, Bora Ebeoğlu&lt;br /&gt;Oyuncular: Cemal Hünal (Alper), Melis Birkan (Ada), Yıldız Kültür (Müzeyyen), Şerif Bozkurt (Şenol), Gözde Kansu (Sinem), Aslı Aybars (Yasemin)&lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2008&lt;br /&gt;Süre: 113dk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_fQ2HxmI/AAAAAAAAAVM/zhEqOnQzyyY/s1600/ISSIZ-ADAM-Film-Afisi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_fQ2HxmI/AAAAAAAAAVM/zhEqOnQzyyY/s320/ISSIZ-ADAM-Film-Afisi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534501167159559778" /&gt;&lt;/a&gt; Filmlerin anlattıkları konular kadar, onlar için seçilen isimlerde bir o kadar önemlidir. Hele hele bu Çağan Irmak filmi olunca bu konunun üstünde daha bir titizlikle durulması gerekir.  İşte “Issız Adam” da bu isimlerdendir. Alper, otuzlu yaşlarda erkeksi hatlara sahip, benim değerlendirmemle çok da yakışıklı olmayan bir adamdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film bir anlık sohbet programından iki kişinin yazılarıyla başlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyma75: Daha önce böyle bişey denedin mi?&lt;br /&gt;Man: Evet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyma75: Güzel... gizlilik ve temizlik bizim prensibimiz. Bu konuda anlaşalım lütfen. Eşim kasket ve gözlük takmak istiyor. Umarım rahatsız olmazsın...&lt;br /&gt;Man: Ok. Beni bozmaz.. Tek şartım alta geçmem... ok? Dediğim gibi onun dışında her şeye varım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chat'de istediğini aldıktan sonra güzel bir müzik ve duşla kahramanımızın özel hayatına daha da yakınlaşırız. Hayatta pek çok şeyi, para da dahi buna, iyi giyinmeyi, iyi eğlenmeyi, iyi sevişmeyi seven diğer masal kahramanlarından bir farkı yoktur bir bakıma Alper'in da, ta ki biz onun ruhunun derinliklerine yaptığımız yolculuğun irtifasını düşürene kadar. Yeni birileriyle tanışmak için yalnız sanal ortamı da tercih etmemektedir üstelik. Biriyle tanışmanın en kolay yolu olan eğlence mekanlarından birinde yüksek alkollü ve volümlü bir atmosfer bulması yetecektir. Bulur da lakin yönetmen havadaki alkol kokusunu alamadığımızı fark ettiğinden, yüksek volümlü müziği de duymamızı istememiş. Artık onun bir avcı olduğunu hepimiz bu kısa sekansta anlamış bulunuyoruz. Lakin kendinden daha tecrübeli başka avcılarda vardır ve onlar daha önce davranarak, avları kapmışlardır. Hatta bazısı bir yerine iki avla günü kapatmıştır. &lt;br /&gt;Eve boş dönmek de olmayacağına göre, hazır gıda ürünlere pek yüz vermese de bazen mecbur kalmaktadır. O da öyle yapar, diyaloglarından anladığımız kadarıyla daha önce de bu şekilde para ile beraber olduğu bir arkadaşını acil çağırır evine.&lt;br /&gt;İnsanların, sosyo-ekonomik kültürleri iki konuda yüzeye çıkar, biri fiili açlık, biri cinsel açlıktır. Dışardan entelijans imajı çizen, elinden kitap düşürmeyen, gitmediği sanatsal faaliyet kalmayan, sevgililerinin arkadaşlarının gıpta ile bakıp da “bu adamla beraber olduğun için çok şanslısın” dediği, adamlar bile eğer eğitimleri su üstü imajlara dayanmıyorsa, aç kaldıklarında, “çatal, bıçak kullanmaz”, cinsel açlık duyduklarında da, altındakinin kim olduğuna hatta hangi cinsiyetten olduğuna bile bakmaz. Onlar için “altta olması” kafidir çünki. Kendini erkek olarak hissettirecek her şey onun kabulüdür. &lt;br /&gt;Dostlarının bir kısmıyla sahaflarda tanışan biri olarak şunu söyleyebilirim ki sahaflar gerçekten bir hazinedir. Hiç bulamayacağınız insanları ve kitapları ve filmde olduğu gibi plakları bir araya getirir. Filmin ve Alper'in gidişatını değiştiren Ada'yla da O sahafta karşılaşır. Adamın bulduğu plak karşında olan ani sevinci, genç kızın tepkisini çeker ve gülmeye başlar, av bekleyen her avcı gibi Alper'de bu gülüşün altında “kendisine olan ilginin yattığını” düşünmesi sürpriz olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pardon, pardon sinirim bozuldu da benim özür dilerim Çılgın Kalabalıktan Uzak, Thomas Hardy var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız kuru bir “Yok” cevabıyla oradan uzaklaşır. Ne demişler en iyi dostluklar yanlış anlaşılmalarla ve kavgalarla başlarmış, Ada' da Alper'in onu etkilemek için sarf ettiği Hiçbir tümceyi olumlu bulmamış ve söylediklerinin anlamını pekiştirsin diye Uğur Mumcu'nun “Söz Meclisten İçeri” kitabını kaynak göstermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tarihte “Zorunlu Askerlik Hizmeti” çerçevesinde İstanbul dışında olan ve İstanbul'u, Beyoğlu'nu özleyen biri olarak filmde her gün dolaştığım sokakları görmek inanın beni nasıl mutlu etmişti, Çağan Irmak'a nasıl teşekkür etsem azdır. Bunu ada araya sıkıştırmak istedim. Filme geri dönersek, Alper; Ada'yı sözleriyle etkileyemediğine göre o zaman hediyeleriyle etkileyebileceğini düşünür ve kızın sahafta sorduğu kitabı bulmaya karar verir. Bulur da fakat kızın da istediğini ikinci eldir, tıpkı ilişkiler gibi, sevişmeler gibi, ikinci el tuzaklar gibi bir duygu istemektedir. Lakin adam hiç okunmamış, hatta hiç basılmamış bir kitaptır. Hatta kitap olduğu bile söylenemez, Birkaç tümcenin, Birkaç kağıda karalandığı bir denemedir. &lt;br /&gt;Sözlükte “Ada” kelimesini taradığınızda karşınıza “dört tarafı denizlerle çevrili kara parçası” tümcesi çıkar. Filmdeki “Ada” karakteri de böyle bir ruh yapısına sahiptir. Anasından, atasından ait olduğu topraklardan bağımsız bir kızdır. Ama bağımsız olduğu kadar oraya bağlama niyeti de yoktur. &lt;br /&gt;Kız artık, bütün bu ilişki ve iş artıklarından sıkılmış ve kendisine bir “Ada” kurmuştur. Adamın tüm aile bireyleri, yakınları, dostları eski ve geride bıraktığı ahbapları ya evlenip çekirdek aile düzenine geçmişler yahut geçmek üzeredir. Onun da artık böyle heyecanlar duymanın vakti geldiğini düşünmeye başlamıştır annesi. Ada'yı, sözlerle, hediye ile şık kıyafetlerle ve jestlerle etkileyemediğini anladığından bir de en iyi yaptığı şey olan, yemek yaparak düşünür. Hiç tanımadığı ve samimiyeti olmayan bir kadınla konuştuğunda, kullandığı tümcelere dikkat etseydi bu işe yarar bir hamle olabilirdi. &lt;br /&gt;Filmde, sözün tamamlayamadığı yerleri müzikler, diyalogların eksik olduğu yerlerde de “sessizlik” kullanılmıştır. &lt;br /&gt;Alper, bağlarını tüm yaşamıyla ve yaşanmışlıklarıyla feodal zihniyette ailesiyle koparmış, kendine başka başka dünyalarda hayat aramıştır. Korkularını, kaygılarını, telaşlarını onların yanında bırakmıştır. Eğer onlardan biri olursa bıraktığı her şey de ona geri döneceğinden korktuğundan Ada'nın hiç ummadığı bir anda ondan ayrılmak istediğini söyler. Kız olan bitene bir anlam verememiştir, seyirci gibi. Çok ünlü bir söz vardır “kavuşamazsan aşk olur diye”. Alper ve Ada ikilisinin önünde hiçbir engel de yoktur. Üstelik annesi kendisine verdiği değerden daha fazlasını genç kıza göstermiştir. Bu adamın isteyeceği son şeydir. Yani çözümlenmek. O zamana kadar kız onun hakkında, bohem, zengin, iyi yemek yapan ve muhtemel bu köklerinden gelmiş biri olarak hayal etmişti, bunun böyle olmadığı da ortaya çıkabilirdi. Durumu tekrar kontrolü altına alması gerekmekteydi. Bu da ancak ayrılarak mümkün olabilirdi. Yalnız anlılarımızı yanımızda götüremeyiz. Bunu unuttuğu ve filmin başında temizlikçi kadının yerde bulup, kinayeli bir gülümseme ile diş fırçasının olduğu cam bardağa koyduğu tokanın, koyulan bardak yere düşüp de param parça olduğunda ortaya çıktığında hayatını nasıl param parça ettiğini hatırladı. İş işten geçmişti çünki. Kız ondan daha zeki olduğundan ve adamı yeniden hayatına dahil etmek istemediğinden eski iş yerinden, evinden ve adamın bildiği diğer mekanlardan ayrılmış, izini kaybettirmişti. Alper'in annesine verdiği söz yüzünden, onun doğduğu topraklara da gitmeyi ihmal etmedi. Onun büyüdüğü, oynadığı, plaklar dinlediği orda bulunmak, her şeyi bitirmek için yapılabilecek yegane işti. Çünki, bir ilişkiyi bitirmenin en kolay yolu onu çabuk tüketmektir. Cinsel edimlerden sonra ayrılan insanlar bu yüzden ayrılırlar ülkemizde. Tabi bunlar alt benlikleri gelişmemiş sığ kişiler olabilir ama bir de sosyolojik gerçekler vardır. O da şudur ki, insanlar kolay tükettiği nesneler gibi, ilişkilere de ilgi göstermezler. Onların harlı ateşlerini sürekli sıcak tutmak lazımdır. Bu her zaman da kolay olmaz. Filmde de, adamın bir noktaya ait olmak istememesi, “ıssız” kalmak istemesi üzerine bir anlatım, biraz aşk, biraz cinsel fanteziler, biraz yemek tarifleriyle ve biraz da retro pop müzikle soslandırılıp sunuluyor. Adam kıza “havuçlu tarçınlı” kekin tarifini hiç vermez. İstediği her defada araya bir şey girer. Kız en sonunda kendi bulmuştur. Bu da adamın sitilini bir başka demelerde aradığını lakin onun sitilini, tarzını kimsede bulamadığı gösterir. &lt;br /&gt;Sürekli yenilik yapmayı seven yönetmen güzel ve farklı bir deneme yapar sinemada, oyuncuları kafa sesleriyle konuşturur. Çünki biliriz ki birbirini çok iyi tanıyan insanlar için, dudakların açılıp kapatarak bir takım tümceler dillendirmesi her zaman gerekmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-9047147699212071739?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/9047147699212071739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/9047147699212071739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/10/karda-donmak-uzeresin-uyumak-tatl.html' title='ISSIZ ADADAKİ ISSIZ ADAM'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_fQ2HxmI/AAAAAAAAAVM/zhEqOnQzyyY/s72-c/ISSIZ-ADAM-Film-Afisi.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-6380714487601591644</id><published>2010-10-31T14:52:00.005+02:00</published><updated>2011-11-27T16:32:38.730+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ulak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kalu Masalı Tersten Okumak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağan Irmak'/><title type='text'>KALU, MASALI TERSTEN OKUMAK</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Dilim Olmazsa Ben Neylerim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ULAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KALU, Masalı Tersten Okumak”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak, &lt;br /&gt;Yapımcı: Şükrü Avşar&lt;br /&gt;Görüntü: Mirsad Herovic&lt;br /&gt;Müzik: Evanthia Reboutsika&lt;br /&gt;Oyuncular: Melis Birkan (Emine), Feride Çetin (Adem'in Eşi), Yetkin Dikinciler Adem, Hümeyra (Meryem), Cemal Hünal (Ulak İbrahim), Şerif Sezer (Esma) Çetin Tekindor (Masalcı Zekeriya) Ömer Hüsnü Turat (Musa), Atakan Yağız (Ferhat)&lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2007&lt;br /&gt;Süre: 109dk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“... Biz ki evvel hepimiz kardeştik, &lt;br /&gt;Bütün kitaplar hepimiz için gelmedi mi? &lt;br /&gt;De ki şimdi ne değişti. &lt;br /&gt;Ne oldu bize gayri...” Mehmet'in Kitabından...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_G88ErcI/AAAAAAAAAVE/RF5sEOxkllo/s1600/ulak.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 231px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_G88ErcI/AAAAAAAAAVE/RF5sEOxkllo/s320/ulak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534500749498953154" /&gt;&lt;/a&gt;Masallar vardır, geçmişten haber eder insanlığa, masallar vardır eğlencelik. Masalcılar vardır, herkes gibi, yer içer dolaşır, eğlenir, masalcılar vardır, insanı kendi ile yüzleştiren. Bu masalda böyle bir masaldır. Gökten düşmeyen elmaları saymazsak, anneannelerimizin, babaannelerimizin anlattığı masallardan bir farkı yoktur. Tıpkı filmler gibi, filmler de yönetmenlerin anlattığı masallar değil midir zaten. Hele hele Çağan Irmak gibi açık açık masalcılık yapan biri olunca anlatılan masalı dinlemek keyfiden öte Bir şey kazandırır insanoğluna. Film neredeyse tamamı bir platoda geçen yegane örneklerdendir. Sanat yönetimi ve dekor tasarım Mustafa Ziya Ülkenciler'in sihirli ellerinden çıkmış. Filmin başlangıcındaki “yazı” misali tüm filmde kullanılan tüm göstergeler, semboller, diller, işaretler, harfler ve daha birçok imgesel ve simgesel objeler özenle seçilmiş. Kah kendinizi “Ege Lisanıyla” İzmir civarında bir önceki filmdeki Deniz'in yerinde buluyorsunuz, kah zılgıt çeken kadınlarla, doğuda, oryantalist kültürün bir parçası. Kullanılan harflerin eski kent dilinde oluşu da tüm dünyaya yayıldığını anlatmak için kullanılmış bu masalda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masallarda diğer çağdaş edebiyat unsurlarının aksine, “yer”, “mekan” “uzam” üçgeni yoktur. Ne yer bellidir, ne de zaman. Uzam ise sen hayal ettiğin müddetçe vardır. Ta ki biri çıkıp da sana kim olduğunu, bu dünyada ne aradığını söyleyene kadar sen de anlamazsın bu masalda ne aradığını. İşte anlatıcı ya da masalcı bizi bu dünyadan kurtaran bir otacıdır, şifacıdır. Kah Shakespeare’de kah da Anadolu söylencelerinde çokça anlatılır. İnsanlar, senin yaptığın iyiliği, senin ağzından duymak, bilmek, tanık olmak istemez çünki. Masalcı bu durumu da ortadan kaldırır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün güzel hikayat,&lt;br /&gt;Bütün güzel masallar gibi,&lt;br /&gt;Bu da Yaradan'ın adı ile başlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçükken orta oyunu, ya da hayal perdesi yani Karagöz Hacivat oyunu izleyenler, Ortaoyuncunun yahut Hayalcinin şu sözünü duyarlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAY HAK!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah'ın birliğini, temaşasını simgeleyen bu söz aynı zamanda İnsan'ın içindeki Tanrı'yı da anlatır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'da bazı toplumlar halen Tanrı'nın adını “ulu orta” söylemezler, işte masalın bu çok dilliği ve çok dinliği evrenselliğini de anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masalcı ilk köyde anlattığı yalnızca Ulak İbrahim'in köye girişidir. Masalda ilk soruyla yarıda kalır. “Ne geldi başına?”&lt;br /&gt;Ulak İbrahim’in başına ne geldiğini öğrenmemiz için masalcının bir başka köye gitmesi gerekmektedir. Yeni bir köy de bulunur seyyaha. Bu köy de dışarıdan diğer köylere benzer, oyuncular da özellikle kısmen ilk köydekilerle aynıdır. Çünki konunun  “tiplerle” bir alakası yoktur. Masalda her köy birbirinin aynıdır. Kadınlar alışmıştır bu köyde kocalarının hizmetçisi olmaya, değişik gelir bu yüzden erkeklerin sofra toplaması. Onlar dedikodu yapmaya, eğriye doğru, doğruya eğri demeye alışmışlardır. Masalcı Zekeriya anlamıştır, bu köyün farklı olduğunu. Her ne kadar masalda tarih olmasa da bahsi geçen, ortaoyunu, hayal perdesi, kulplu kahve fincanları ki atalarımız ona “yandan çarklı” derlerdi, bize belli belirsiz bir tarih verir sanki. Bir önceki köyde çocuğun sorduğu yerden devam ederiz masala, İbrahim'e ne olmuştu? İnsanlar görmediği bilmediği şeyi hayal edemez. Masalları da hikayeleri de resimleri de hatta rüyaları da bilinçaltına attığı suretlerden çıkartır, anlatır, söyler, çizer. Çocuklarda öyle yapar.  &lt;br /&gt;Masaldaki tek masalcı da Zekeriya değildir. Bunu da ileride daha kolay anlayacağız.  İlk masalı masalcı çocuklara, ikinci masalı da “Rabia Nene” anlatır İbrahim'in başında toplananlara. &lt;br /&gt;Ne oluyor lan burada! Sözüyle masala başka bir söz daha eklenir. Adem belki kalabalığı dağıtamaz ama gücü oğlu Ferhat'a yeter. İnsanlar korktuğu şeyi sevmez bir tek. Fenalığı kul da bağışlar, Rab da. Masal yarıda kesilir bir kez daha. Esma, hiç bir şeyden anlamayan kızını bir zamanlar kendine yapıldığı gibi satmaya giderken, kendisini insanlığa diğerlerinin de kendine yaptığı gibi başka başka göstermeye çalışmaktadır. Belki başka çaresi yoktur. Belki de kendine bu iş daha kolay gelmektedir. Köyde, herkesin bir sırrı her kesin bir günahı vardır. Hiç günahı olmadığını düşünen bile günahsız değildir. &lt;br /&gt;Müziklerde zaman zaman da “bir önceki filmi olan” Babam ve Oğlum'un müzikleri kullanılması Deniz'in masallarını hatırlatır. Picasso şöyle der, benim resim yapmam, kimilerinin öz yaşamlarını yazması gibidir. Bu kelam, her filminin senaryosunu yazan bir yönetmenle birleşince her filmi bir diğer filminin bağlantısı olduğunu hissettirir. &lt;br /&gt;Zekeriya, Ömer'e; Ömer de Davut'a; Davut da Ferhat hariç diğer çocuklara söyler. Çocuklar da bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurt kuş uyunca, el ayak çekilince eski ahırda, kimseye söyleme...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar herkesin uyumasını bekler. Ömer onları masalcıya ulaştıracaktır. Masal devam eder. Ferhat'da ordadır. Kurtuluşu olmayanlar kendilerini hayallerine adarlar. Adem, Ulak'ın kuduz olup olmadığını su ile sınadığı esnada, Masal dünyasından bir kez daha çıkarız. Zekeriya kayıp gençlerin suretlerinin olduğu parşömeni çocuklara gösterdiği vakit biz de anlarız ki aslında masal diye dinlediğimiz şey gerçeğin ta kendisi. Hiçbir günah gizli kalmaz. Tıpkı masalar gibi. Ferhat'ın babası olarak gördüğü adamın da günahları kendini asarak kurtarır kendini bu azaptan. &lt;br /&gt;Her gün önünde el pençe divan durdukları Adem'in dirisine gösterdikleri saygıyı ölüsüne göstermezler. Hatta Ferhat'ın anlatımıyla onun mezarına işer. Köylü bu zalimden kurtulduğuna sevindiği sırada, kaybolan, öldürülen çocukların hayaletleri çıkar. Onlara bilip de sustukları için ah eder ve lanetler, onlardan kendilerine etmedikleri duaların hesabını sorar. Bir rüzgarla baş başa bırakır. Film zaman zaman bu dünyadan alışık olduğunuz Alevi Bektaşi inancında çokça rastladığımız kavramlar olan Kırklar ve Yediler'den de bahsederek, bize bir çeşit masal olan menkıbeleri de hatırlatır. Birkaç gere gördüğümüz kuş evleri de bize aslında bu köyün de diğerlerinden bir farkı olmadığını anlatır. Çünki biliriz ki hayvanları sevmeyen insanları da sevmez. Lakin kuş evleri boştur. Çünki insanları artık kimse sevmemekte ve dinlemektedir. Yönetmen çok yapmadığı bir şeyi de yapmış bu filmde, hayaletlerden biri de kendisidir. İnsan merak ettiği sürece yaşar, diğer köylerde bir günde anlattığı masalı, anlatamaz masalcı. Masal bir daha bir soruyla daha yarıda kalır. Adamlar o kişileri neden öldürdü? &lt;br /&gt;Güneş doğarken çocukların yorgun düşen bedenleri uykuya daha çok ihtiyaç duyar. Büyükler o kadar etkilenmez uykusuzluktan. Uyanmayan çocuklar da köydeki işlerin yarım kalmasına sebep olmuşlardır. İşleri yarım kalan köylü de kendi yaptıkları sapkınlıklarla suçlar Masalcı Zekeriya'yı. Film ilerledikçe Masalcı Zekeriya'nın, salt masalcı olmadığını aynı zamanda bir Otacı olduğunu hasta kıza verdiği ilaçtan anlarız. Melek de üçüncü masalı anlatır annesine biraz doğru biraz da kurmacadır. Masalcı öyle bir masal anlatmıştır ki, korkanların cesaretleri gelmiş, cahiller bilgisizliği yenmiştir. Tanrı kutsal kitapta söyle seslenir Havva ile Adem’e bu cennet meyveleri sınırsızdır hepsinden yemekte özgürsünüz, yalnız; şuradaki gerçeği bilme ağacından yemeyin. İşte bilgi o ağacın meyvesidir yahut Prometeus'un Tanrılar katından çaldığı ateş. Eğer zalimleri yenemezseniz, onlardan korunmak için onların yanında olanlardan olursunuz. Bilmediğinden korkan her âdemoğlu gibi köylüde bilmediği Masalcı'dan korkar. Pir Sultan'a, Hallac-ı Mansur'a, Mehmed Aziz'e, Şeyh Bedreddin'e, Börklüce Mustafa'ya, Deniz Gezmiş'e yahut bilmediğimiz, adını dillendiremediğimiz; diğerlerine yaptıklarına yaparlar. Devleti milleti bölmekle, dinlerini değiştirmekle, ajanlıkla, pedofiliyle yahut başka başka iftiralarla suçlarlar. Zekeriya'yı da aynı nedenlerle köyden kovarlar. Hatta ondan önce ve sonra gelenlere yaptıkları gibi bilgiden korkar ve öldürmek isterler. Masalcı, Mehmet’in sürekli sondan anlattığı hikayesini anlatmaya tekrar koyulur. Mehmed, babası Hekim yani Otacı olan bir adamın nüzul yani kötürüm oğludur. Mehmed hakikat kitabı yazar kendini mehdi ilan eden diğerleri gibi. Ama İsa Mesih'i ele veren Yehuda İskaryot  gibi, onu da kendi havarilerinden biri ele verir. Aydınlanmadan korkan bir kısım insan, Tanrı'nın kelamlarını duydukları zaman korktular. Çünki kendi kolaylarına gelen dünyadan kurtulmak zor gelir insanoğluna. Mehmet’in havarilerinden biri de Çağan Irmak'tır. Çünki yönetmenler aydınlığı gören ve ona tabi olan kişilerdir. Mehmed, öldürülmeden önce yazdığı kitabın bir nüshasını da babasının heybesine koyar. Bizim dinlediğimiz masal da işte bu kitaptandır. Masalcı'ya herkesin katılması gerekir, Davud'da, Meryem'de diğerleri de masala ve onu yazamaya devam eder.  Ulak herkes için ayrı ayrıdır. Kimini kucaklayan bir baba, kimini atının terhisinde seyyaha çıkartan bir yağız delikanlı. Ulak herkesin kalbindeki eksiklikti, yokluk hiçliği dolduran bir kahramandı. Masala inanabilmek için sadece onu anlatanın ona inanması yetmez. Dinleyenlerin de ona inanması gerekir. Ferhat'a vuran Adem onun kafasının taşa çarpmasına sebep olmuştur. Küçük Ferhat'ın imdadına da yine türlü iftiralarla köyden kovdukları adam kurtaracaktır. Saffet de başka bir Masal anlatır kardeşi Melek'e inanarak. Tüm köylü yaptığı kötülüğün cezasını da cüzama yakalanarak ödeyecektir. Kurtulanlarsa sadece masalı bilenler, Ulak'a inanlar olacaktır. Kaderlerini değiştirmek için yeni bir masal anlatmaları gerekir, Zekeriya da Ferhat’la beraber Ulak'ın yanına gittiğinden masalı bu kez Ömer anlatır. Ve insanoğlunun en eski masalı olan kutsal kitaplara kaynaklık eden, Tekvin yani Çıkış başlar. Onları günahkarlar dünyasından kurtaran tek şey olan birbirlerine olan “yakınlığı, tutkusu” ve Masal'a olan inançları kalmıştır. Tıpkı, Mısırdan çıkışta  Tanrı'nın koyduğu şart olan “Kelam”a olan inanç gibidir bu masala inanlarda.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-6380714487601591644?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6380714487601591644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/6380714487601591644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/10/kalu-masali-tersten-okumak.html' title='KALU, MASALI TERSTEN OKUMAK'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5_G88ErcI/AAAAAAAAAVE/RF5sEOxkllo/s72-c/ulak.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-864675139502304835</id><published>2010-10-31T14:16:00.006+02:00</published><updated>2011-11-27T16:28:15.145+02:00</updated><title type='text'>BİZE DE ŞANS DİLE</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Hepimiz kahraman olmak isteriz ama bu sadece Amerikan Filmlerinde o kadar kolaydır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BANA ŞANS DİLE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bize de Şans Dile”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak, &lt;br /&gt;Yapımcı: İrfan Tözüm&lt;br /&gt;Görüntü: Cenap Cevahir&lt;br /&gt;Müzik: Cengiz Onural&lt;br /&gt;Oyuncular: Deniz Uğur (Yurdanur), Melisa Sözen (Tuba), Rıza Kocaoğlu (Bahadır), Nilgün Belgün (Mesude), Volkan Severcan (Kaan), İsmail Hacıoğlu (Çağlar), Aysun Metiner (Emel), Levent Sülün (Hasan), Nuran Yılma (Cemile), Berke Üzrek (Türker), (Başak Danışman (Ayşegül) &lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2001&lt;br /&gt;Süre: 88dk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM59-auSjdI/AAAAAAAAAU0/xbso4ph8EdY/s1600/bana_sans_dile.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 226px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM59-auSjdI/AAAAAAAAAU0/xbso4ph8EdY/s320/bana_sans_dile.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534499503363755474" /&gt;&lt;/a&gt; Çağan Irmak filmlerini çok da bilinmeyen bir filmi olan “BANA ŞANS DİLE” ile anlatmaya devam ediyoruz. Çok da bilinmiyor diyoruz, çünki bu film 2001 yapımı ancak o zaman dilimlerinde gösterime sokulmadı, sanırım bir iki festival gezdi o kadar. Sonra aradan yaklaşık sekiz sene geçti, Çağan Irmak, Babam ve Oğlum ile tür filmleri açısından çok iyi bir çizgi yakalayınca filmin yapımcısı bu durumdan yararlandı ve piyasaya çıkardı, ancak o sırada ULAK'ın habercisiydik bizler ve bu filmi de sanki yeni bir filmiş gibi algılayacaktık, bunun içinde gayet bilinçli bir durum hazırlanmıştı ve basın bültenlerinde ya da DVD kutusunda adeta bir filmin olmazsa olmazı olan “yapım yılı neredeyse saklanmıştı”. Tabi doğaldır ki yönetmen bundan rahatsızlık duydu, filmin gösterime çıkmaması için çaba harcasa da başarılı olamadı ne yazıkki. Çünki bir filmin hukuki olarak “sahibi” yapımcısıdır. Filmi üreten, kafa yoran, günlerce dekupaj senaryosu hazırlayan, uykuları kaçan ve daha bir sürü emaresini üzerinde taşıyan “yönetmen” değildir. Çağan Irmak istemedi ama ona o gün o ŞANS'ı vermeyenler, hatrı sayılır bir sinema salonunda filmi gösterdiler. Sanki Çağan Irmak o gün filmiyle bir mesaj vermiş gibi gelirdi bu öyküyü bildim bileli.  Bana, filmime bir şans dile, genç ve azimli bir yönetmenin bir “ricası”dır sanki bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film hakkında bu kısa anekdotu böyle dedikodu edasında anlattığım için özür dilerim, tabi sizlerden lakin şurası her zaman kafamı kurcalamıştır, malum eski ustalarımız var ve ismini zikretmek istemesemde siz kolaylıkla anlayacaksınız ki bazı yönetmen-yapımcılarımız bir sürü film çekti ama piyasaya çıkarmadı. Merak ediyorum o filmler piyasaya çıktığında yapım yılı ile aralarında uçurum olacak, tabii çıkabilirse, bir film ne kadar yönetmenindir de dedirtir bu insana. Sanat eserini üreten beyin acaba, onu gizleme hakkına da sahip midir? Çağan Irmak bu zamana kadar hep filmleriyle insanlara birşeyler anlattı, doğaldır ki, bir yönetmen olarak. Lakin ilk kez belki de Türkiye'de ilk kez, -muhtemel ki değildir-. Böyle bir olayla bize çok önemli ipuçları verdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep sevmişimdir, yönetmenlerin ilk filmlerini, kendilerini anlatırlar çünki, kendi yaşam tarzları, yokoluşlarını, çelişkilerini, acemiliklerini gösterir yönetmenlerin ilk filmleri, fırçasını yeni alan ressam, ya da eskizlerini yeni çizen mimarlar gibi gelir, biraz acemi, ürkek; lakin bir o kadar da mükemmel anlatımlar...&lt;br /&gt;Bahadır, tıpkı hepimiz gibi bir çocuktur. Ya da hepimizin yansıttığı gibi, kendi yok oluşlarını, acılarını, kaygılarını saklayan, gizleyen, bir teenage'tir. Film aslında kimseye yapancı Bir şey anlatmıyor. Onun anlattığı hikeye son derece sıradan, sıradan gibi gözükmese de. Okullar sanki savaş alanı gibidir, herkes sizin düşmanınızdır, öğretmenleriniz, müdürleriniz, sıra arkadaşlarınız hatta en yakın arkadaşınız bile  günün moda deyimiyle “kanka”nız sizin düşmanınızdır. Siz “iyi gözüktüğünüz” müddetçe onlar da size iyi gözükürler. Tıpkı birinin çıkıp da “bende nükleer silahlar” var bana yaklaşmayın demesi gibidir. Erkenden okula gelinir, saçlar lavabolarda düzeltilir, ya da evden çıkmadan önce bu işlem yapılır. Yine günün moda deyimlerinden olan “eziklerden” olmamak için çaba sarfetmek gerekir, kızların bir giydiğini bir daha giymemesi, tabi okullarda üniforma kullanıldığı için bunu başka başka metodlarla halledilmesi gerekir; oğlanların ise pantolonlarının dışına hafifçe taşan gömlekleri ve ortadan taranmış ve muhakkak jöelenmiş saçları, kumaş pantolonun altında rugan yerine spor ayakkabıları olmalıdır. Tabii bunlar filmin çekildiği zamanın gençleri, şimdi durum biraz farklı en azından kimse saçlarını orta ayırmıyor, bunun yerine “kirpi modeli” tercih ediliyor sanıyorsam. “emo joy” deniyor du sanırım berberimden öğrendiğim kadarıyla bu modele. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;film ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“bu filmdeki kişi ve kurumların tamamı hayal ürünüdür”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ibaresi ile başlar. Bu normal bir “aksiyon” filminde olsa normal karşılardım. Ama bu filmde sanki “bu filmdeki her şey sizin eseriniz” der gibi konmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahadır; iyi bir annesi olan, ya da bizim yani onu dışardan görenlerin öyle sandığı bir gençtir. Sabah zorla kahvaltı yaptırılan, İstiklal Marşı söylerken bayılan, atlama beygirinden atlayamayan ve “ayakkabı bağcığı” sürekli açılan kendi değimiyle normal olmayan bir gençtir. İnsanların onu gözmezden gelmesi, yok sayması ve değer vermemesinin bir nedeni araştırmaz, direkt olarak sonuca gitmek ister. Bir gün belinde bir silahla okula gidene kadar, tüm yaşadıkları zaman dilimleri birbirinin aynıdır.  Yönetmen yine diğer filmlerinde sıklıkla yapacağı bir şey olan “geriye dönüşlerle” ve “anlık zaman tekrarlarıyla” filmi bize anlatıcı olan Bahadır'ın sesiyle anlatır. Film onun hikayesidir çünki. &lt;br /&gt;Bir insanın ismini yanlış söylemeniz, başta normal gibi gelebilir, lakin bu aslında onu görmediğiniz, yok saydığınız, her hangi “isimdaşıyla” bir tututuğunuz, yani herhangi bir Ahmet'den, Fatma'dan, bir farkı olmadığı anlatırsınız, basit bir gaf değildir bu. Müdür'de Bahadır'a, Bahattin diyerek, bize kötü niyet beslemeden onun kişiliği ile değil adıyla alakalı olduğu, onun için sadece sayısal bir değer olduğu hattırlatır. Çoğrafya öğretmeni ise tam bir karikatür gibidir. Belli ki yönetmen herhangi bir öğretmen imajı vermek istemiştir. Çaycısı, hademesi, tipik bir lisedir burası. Öğretmenler öğrencileri, kadınlar kocalarını nasıl ki düşman gibi görürse öyle görmektedir. Öğretmen  Necla da “dizginleri vermesi gerektiğini” kendince az tecrübeli olan Yurdanur'a.  Hatta bu sözü destekler bir de laf eder, savaş başlasın diye. Öğrenciler açısından da durum farksızdır, yıllardır “güdülmeyi” bekleyen koyunlar gibi, saygı duyulması gereken insanlar vardır, bunlar sert mizaçlı, “höt zöt” eden tiplerdir, onlara “kardeş, arkadaş, onlardan birimişçisine” davrananlara saygı da göstermemek gerekir. Kendi arkadaşlarına nasıl ki “ezik”, “paçoz”, “soytarı” gibi isimler veriyorlarsa onlardan olanlara da öyle isimler verilebilir çünki.&lt;br /&gt;Bahadır koridorda öylece beklemektedir, hikayenin sonunu yazmak için, onu uyandıran “miğdesi bulanan bir öğrenci ile miğdesi bulanan öğrenciyi fırçalamak isteyen öğretmen olmuştur. Kısa bir konuşmadan sonra Bahadır silahını düşür lakin, öğretmen bunu sigara paketi sanar umursamaz, çok üstelediğinde de onu “okuldan uzaklaştırma” ile tehdit eder. Bu bir öğrenci için bir “ceza” mıdır her zaman düşünmüşümdür.  &lt;br /&gt;Bahadır derse geç gelmiştir, anlayışlı öğretmen bir öğrenci daha kazanabilmek adına kabul eder, lakin Bahadır kimsenin birbirinin dinlemediğini fark ettiği sırada, belindeki silahı çıkarır ve ateşler, artık kimse konuşmaktadır. Herkesin birbirini dinlemesinin vakti gelmiştir.  Kimsenin hayatı mükemmel değildir, bunu ortaya çıkarması gerekmektedir, çünki mükemmel olmayan sadece onun hayatı değildir.&lt;br /&gt;Film toplumsal şiddet öğelerinin en küçük bireyleri olan geçleri hedef seçmiş kendisine, her bireyin çok can alıcı bir sırrı olduğunu, bu sırrın ifşaa ettiğinde, ettirildiğinde nasıl sonuçlara neden olabileceği üzerinde duruyor.&lt;br /&gt;Her ne kadar Stocholm Sendromu, yani kurbanın bir müddet sonra kendini rehin alan kişiye alışması durumu var konu edilmiş gibi algılansa da, kurbanlar yıllardır kendilerini rehin alan kişiyi tanıdıkları için, ona alışık olmaları çok normal bir durum. Tek sıkıntıları ise silahın kendilerine doğrultulmuş olması olabilir, ama hayatta da her zaman “silahı onlara” doğru doğrultmuyor muyuz zaten. Bu duruma da alışıklar yani. Filmde anlatılan tüm aileler de hiç normal değil, kuşak çatışmaları da hat saffada. Bahadır, gelen polise, medyaya rağmen onları bir şartla serbest bırakabileceğini söyleyecektir, korkularını anlatırlarsa, ancak o zaman kendi korkuları olduğunu, kendisinin aslında normal bir insan olduğunu anlayacaktır çünki. &lt;br /&gt;İlk korkumuz, karanlık oluyor, insanlığın en temel korkusu olan karanlıktır. Görürüz ki aslında bunun nedeni onu gizlice dolaba kitleyen, oyunculuğundan da anladığımız kadarıyla çok da normal olmayan bir annedir. Kirlenen aile ilişkileri, yok olan gençlik ve sıkışmış hayatlar ve bundan nemalanan medyayı konu alan film genç oyuncularıyla da hayranlık uyandırıyor, Türker'in yoğun erkeklik baskısı sonrasında “tercihkerinin” değişmesi, VJ Ayşegül 'ün ekranda biraz olsun daha gözükmek ve bir kişi ondan daha imza istemesi adına TV Patronuyla kurduğu çarpık ilişki, oyuncuların minimal yaklaşımıyla çok ince ve bir o kadar da etkili anlatılmış. Bahadır'ın annesi rolündeki Nilgün Belgün'ün ise “karikatür memur anne” rolünden, nasıl bir “wamp kıza” dönüştüğü ise cidden görülmesi gereken unsurlardan. &lt;br /&gt;Bahadır'ın bu yaklaşımı artık bir “talk show” programına dönüşmüştür, yeni konuklar ve yeni maceralar yeni anlatılar gerekmektedir, ilgiyi ayakta tutabilmek için.&lt;br /&gt;Sonunda tüm rehineleri bırakmasına rağmen koşup gelen bir insana ateş etmek konunda direnen polis memurunu kışkırtan muhabir, öğretmeninde dediği gibi muhbirlik yapmıştır kim bilir, arkadaşlarını satmıştır öğretmenlerine. Kurşunları olmayan bir silaha karşı gelmek de çok normal bir şey değildir, çünki ya “doluysa” dedirtir, ama çocuğun hayatı belli ki silahtan daha boş algılanmış olacak ki polis dizine eteş etmek ister ancak, tam o sırada ayakkabı bağı açılan Bahadır düşer, mermi de tam kalbine isabet eder. Belki de tüm filmi özetleyen bir görüntüdür bu, çünki tüm filmde Bahadır'ın ayakkabısı çözülmüş başına iyi şeyler gelmemiştir. Şimdi de hayatı çözülmüştür Bahadır'ın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-864675139502304835?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/864675139502304835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/864675139502304835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/10/bize-de-sans-dile.html' title='BİZE DE ŞANS DİLE'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM59-auSjdI/AAAAAAAAAU0/xbso4ph8EdY/s72-c/bana_sans_dile.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-397686621840794289</id><published>2010-10-31T13:47:00.009+02:00</published><updated>2011-11-27T16:21:55.071+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oğlum ve Torunum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağan Irmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babam ve Oğlum'/><title type='text'>BABAM OĞLUM VE TORUNUM</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Ben bu memleket için savaştığımı düşünürdüm ama bu memleketin umurunda bile değildi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BABAM VE OĞLUM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Babam Oğlum ve Torunum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak, &lt;br /&gt;Yapımcı: Şükrü Avşar&lt;br /&gt;Görüntü: Selahattin Sancaklı,&lt;br /&gt;Müzik: Evanthia Reboutsika&lt;br /&gt;Oyuncular: Çetin Tekindor (Hüseyin Efendi) Fikret Kuşkan (Sadık), Hümeyra (Nuran), Şerif Sezer (Gülbeyaz Hanım),  Binnur Kaya (Hanife), Yetkin Dikinciler (Salim) &lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2005&lt;br /&gt;Süre: 108dk&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5-boSunsI/AAAAAAAAAU8/LI9scQ4XnQs/s1600/babam-ve-oglum.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5-boSunsI/AAAAAAAAAU8/LI9scQ4XnQs/s320/babam-ve-oglum.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534500005222457026" /&gt;&lt;/a&gt;Sevgili dostlar, Çağan Irmak filmlerini incelemeye, onun ikinci aslında üçüncü filmi olan “Babam ve Oğlum” ile devam ediyoruz. Bilenler bilirler, eskiden, bizdeki “umutsuz ev kadınları” çoluğunu çoçuğunu toplar sinemaya koşardı, bu sinemalar da genellikle açık hava sinemaları olurdu. Orda bir güzel ağlanır, dertsiz tasasız eve dönülürdü, ağlama nedenleri de genelde filmdeki gencin parası olmaması ve istediği kızı alamasıydı ya da kız kör olurdu. Kıza ya da çocuğa yapılacak tüm kötülükler koro halinde sinemadan gizli gizli fısıfdanır, çoktan “Çiçek Barda”, demlenen oyuncu, yönetmen, yapımcılara duyurulmaya çalışılırdı. Tabii sesini duyurabilene, bu melodramik izlencelerde, resmen bir “katarsis” yaşanır ve evdeki çalışmayan buzdolabı, ya da eşinin onu farketmezliği kısa bir süre de olsa unutulurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam bu  melodramik filmler unutulmuşken, Çağan Irmak, Mustafa Hakkında Herşey'den sonra, çok farklı bir anlatımla bir Ege Kasabasından çıkmış, okumak için büyük şehire gitmiş, feodal zihniyetin tam da kökünde büyümüşken, hak ve hürriyeti savunmuş, 12 Eylül 1980'i görmüş ve her gören “hak ve hürriyet savunucusu” gibi kendisini içerde bulmuş, ince hastalığa yakalanmış, Karısını tam da darbe olduğu sırada, çocuğunu doğurduğunda kaybetmiş, tek hazinesi bilmiş  oğlu olan bir adamın hayatını, Babasını ve oğlunu anlatır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film, inanılmaz bir jenerik antatımıyla başlar, biz Sadık'ın tüm yaşanmışlıklarını ve yaşlanmışlıklarını jeneriğin soslandırdığı bu “kısa filmde” izleriz. Öyle ki Sadık “Komitenin” ifadesini aldığı diğer insanlar gibi, uzun bir müddet evine dönememiş, ve her “ifadesine başvurulan insan gibi”, çocuğunu neredeyse iki üç yaşlarına kadar da görememiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni şaşırtan diğer bir konu da, Mustafa Hakkında Herşey'deki, Mustafa ile, Babam ve Oğlum'daki Sadık'ın benzerlikleridir. Adeta Mustafa'nın ağabeyinin durumu çok kritik olmasaydı ve O ağabeyini ölüdürmeseydi, babaları evden kaçmasaydı, Mustafa bir “üst sınıfa atlamak” yerine, sınıfları ortadan kaldıracak bir düşünce grubunun içine girseydi Sadık'ın yaşadıklarını yaşardı dedirtir iki filmi peş peşe izleylere. Ama ne Sadık'ın hayatı ne de Mustafa'nın hayatı yolunda gitmemektedir ne yazıkki.  Sadık babasına karşı gelip, ziraat okuyarak “modern toprak ağalığı” yapacağına, ağalık düzenini ordadan kaldıran kaldırmak isteyen, bunun için çabalayan, sisteme bir “çark” daha ileve etmeye çalışmıştı. Tabii gözden kaçırdığı bir şey de “feodal sistem” olarak algıladığı bu rejmin “kitaplarda” gösterilen, sermaye tanımına uymadığıydı. &lt;br /&gt;Hep sorulan bir soru, olan “12 Eylül sahnesi” bu filme ne katmıştıya gelirsek, 12 Eylül bir çoklarının, teenage gençliğinin hayatında; sadece eylül ayının 12'sini ifade etsede bizim hayatımızda, ülkenin duruşunun, demokrasi saatinin geri işleyişinin, kütüphanelerce dolusu kitabın içeriğinin ne olduğu önemli olmadan yakıldığı ve Nazım'la, Melih Cevdet'le, Oktay Rifat'la, Sabahattin Ali'le ve daha birçoğuyla ısınılan günler akla gelir,  doğan her çocuğa Deniz ismi verilirdi o yıllarda bazılarınca...&lt;br /&gt;Televizyonların henüz tek kanallı olduğu, açılması için önünde saatlerce beklediğiniz, o açılışta da ya Vivaldi'nin çalındığı, yahut “Bach'ın Sonatları”nın göründüğü... ve klasik müzik ve birçok şey ruhumuza işlerdi günler akla gelirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış'ın daha ilk sahnede Televizyonun önünden geçmesi ve içerden “daha açılmadı, kurdalama” sesiyle irkilmesi işte bu nedenledir. Barış, televizyon olmadığından da “kendisini kitaplarına, kitaplarındaki, masal kahramanlarına” teslim eder. Çocuğun Alice Harikalar dünyasında kalan ruhunu ve diğer masallarda kalmış çocukluğunu “Fatma Anne”  fark etmez ve bize çok önemli bir ipucu verir, “hangi Aliş, senin gözünün üstüne şişeyle vuran Aliş mi?” Sadık'ın oğlu “Deniz” ne yazıkki kitap okumadaki başarısını “sosyal ilişkilerde” gösterememiş, hiç arkadaşı olmayan ruhu kitapların dünyasında hapis kalan bir çocuk olduğunu bize fısıldamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası ise; onu görmediği yılların hatrına çocuğunun kitaplarda kalmasına ses çıkarmaz. Fatma Anne, o kadar onlardandır ki, Deniz'in anneannesinin dedikodusunu yapmayı da ihmal etmez, anlaşılan, eşinin ailesi, kendisi gibi, kendisin ailesi gibi değildir, tıpkı Mustafa'nın eşi gibi Sadık'la aynı sınıftan değildir, Sadık, içeri girdiğinde Deniz'in “yine seksenli yıllar icadı olan çekyat”da uyuduğunu görür. Belli ki, Fatma Anne ya da “Fatma Abla” ile Sadık daha önceden konuşmuş, eğer tahlil sonuçları müspet çıkmazsa buralardan gideceğini söylemişti. Fatma hanım “nayif dokusu” içinde ne bu gidişi kabul eder, ne de ona para verilmesini. O onlardan biri olmuştur artık çünki. &lt;br /&gt;Artık trendedirler, polislerin Deniz için ayrı babası için ayrı ayrı anıları vardır. Kısa bir konuşmadan sonra Sadık'ın doğup büyüdü kasabaya doğru yola koyularlar. Sadık ve Deniz, Deniz'in karşılaşabileceklerini önceden konuşurlar iki yetişkin gibi. Deniz'in masal dünyası kendisine hiç bitmeyen bir çeşme bulmuştur artık. Babasının onları karşılamasından pek de hoşnut olmayan Sadık, gençlik günlerindeki gibi; baba ocağını terk etmek ister, o zamanlar onu annesi durduramıştır ama bu kez oğlunun “baba nereye gidiyorsun” sözü onu durdurmaya yetmiştir. Ortaçağda, katolik kilise tarafından bir kural uygulanırdı. Savaşa giden askerler “evlendirmezdi” çünki evi barkı olan insanlar, geride bıraktıklarını düşünür ve adımlarını ona göre atarlardı. Sent Valentine'in bu yasağa rağmen askerleri evlendirmeleri işte bu yüzdendir. “anarşik” olabilmek için hiçbir bağınızın olmaması gerekir.  Devletler, sonraları bunu bir politika olarak görmüş, ve insanlar asi olmasın diye onları bilerek evlendirmişlerdir. Böylelikle eşleri onları daha çok bulundukları sisteme bağlanmalarını sağlamıştır. &lt;br /&gt;Hüseyin Ağa'nın diğer oğlu ise tam da onun istediği gibi, yöreden bir “el değmemiş” kız almış, güzel bir düğün yapmış, bir kız bir oğlu olmuş ve oğlan olanın adını “Hüseyin” koymuş, tam bir örnek evlattır. Örnek evladın çocukları da örnek torunları ollmuştur. &lt;br /&gt;Maaile toplanmış, Sadık'ın yuvaya dönüşünü kutlamaktadırlar, lakin ufak hesaplar da su üstüne çıkmıştır. Çit çubuk sorunlarının yanında Sadık'ın sorunları çok da hafif sayılmaz, Sadık bir an önce hesaplaşmak gerektiğini bilir. Babasının onunla kuramadığı diyaloglara karşın o oğluyla müthiş bir ilişki kurmuştur. Ama bu kendisinin olmayacağı günleri aklına getirdiğinde o kadar da iyi bir fikir gelmez. &lt;br /&gt;Büyük kinleri, büyük sevgiler yılar. Dede ile torunun ikinci karşılaşması böylelikle başlar. Lakin bu defa ilk karşılaşmadaki Hüseyin Efendi, gitmiş, yerine Deniz'in Dedesi gelmiştir. Bu sayede Sadık'ın kaygıları biraz olsun azalmıştır.  Belki biraz zorlama ve benim hayal gücümün bir paranoyası olabilir ama Gülbeyaz Teyzenin eşek üstünde ilk ziyareti, ve daha sonra da tahtıyla yani sandalyesiyle, bahçeye gelmesi bana hep “Jerushalem'i ziyaret eden Bizans İmparatoriçesi Helana”yı çağrıştırmıştır. Neticede ben de “12 Eylül” olduğunda ben sekiz aylıktım...  &lt;br /&gt;Eski dostlarla da hesaplaşmak gerekir, eski dostların da onunla. Amaç her zaman  kapılar açmak değildir, kapılar kapatmak olur onca süse rağmen. Birgül'de sorgusuz sualsiz terk edilişinin intikamını böyle alır Sadık'dan. &lt;br /&gt;Hesaplaşmak bazen çok kolaydır, gider anlatmak istediklerinizi, anlatmak istediğinize anlatırsınız. Lakin hesaplaşacağınız kişi burda olmazsa, hesaplaşmak da zor olur. Bu yüzden Sadık, evi boşaltarak, babasıyla konuşmak istemektedir. Bunun pek de sakin bir konuşma olmayacağını bilmektedir çünki. Ama yıllar iki kişiye de olgunluk getirmiştir. Sadık'ın Deniz'i orda bırakmak istemesini, önceleri onu terk edişi diye düşünse de, sonradan Sadık'ın yere yıkılması, ölüyor olması, her sorunu unutturur. Büyük kinleri de büyük felaketler düzeltecektir. Hüseyin Ağa'nın aileye anlattıkları kolay şeyler değildir, aslına bakılırsa kendi bile anlattıklarına inanamaz, aralarındaki, eksik ilişkinin böyle bir trajedi ile düzelmesi, tam bir melodramik anlatımdır. Hüseyin Ağa'da kendi gibi olan diğer insanlar gibi ne sevgisini ne de üzüntüsünü kolay kolay anlatabilen bir adam değildir. İçinde fırtınalar kopsa da içinde kalır, ama artık o da fark etmiştirki sevgi gösterdiği zaman büyür, Bunu fark eden sadece babası değildir, Onun geride bırakarak üzdüğü,  eski sevgilisi Birgül'de bunu fark etmiş, çocukluk anılarını sahiplenmek adına onunla konuşmuştur. Çok da samimi bir konuşma olmasada neticede Birgül evli bir kadın ve orası da küçük bir kasabadır, ölmek üzere olan bir insan ile son diyalogların doğuracağı sonuçlar bu temeli değiştirmemektedir.&lt;br /&gt;Kimi zaman geriye dönmek, hatalarımızla yüzleşmek isteriz, hele de yüzleşeceğimiz insanlar hayatta olmadığında. Hüseyin Efendi'nin ceneze sonrasında üstünü yırtması ve geçmişle hesaplaşmak istemesi, köyün bilge kadını olan Gülbeyaz Hanım'ın sayesinde düzene girer.  Sinir kirizi geçiren insana geçmişle hesaplaşma şansı vererek, geçmişe dönüldüğünde de hiç birşeyin, yazgının ötesine geçemeyeceğini bize bir kez daha gösterir şu diyalogla;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görüyon mu hüseyin efendi, gitçem diyen adamın önünde dağ olsa durmaz.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık yoktur artık, bu yokluk yalnız ötekiler içindir, Deniz babasını tüm babalarını kaybeden çocuklar gibi hatırlamak istediği gibi hatırlar. Onunla olan kavgaları, onunla olan çatışmalarını, fikir ayrılıklarını hatırlamaz. Lakin, bir babanın yokluğunu bir çocuğa nasıl anlatırsınız. Hüseyin Efendi, Deniz'e babasını, babasının çocukluğunu gösterir. İşte Sadık'ın yokluğunda Hüseyin Efendi'de bunlarla kendini avutmuştur, şimdi sıra Deniz'dedir. Filmin başarısı salt bir melodramdan ve güzel müziklerinden de kaynaklanmaz, birbirinin dilini konuşamayan ülkelerde kuşak çatışması da o kadar hızlı olur. Dünya'da üç kuşak da bir birbirini anlamayan insanlar olmasına karşın, bizde nerdeyse baba ile oğul, anne ile kız birbirinin dilini konuşamaktadır. Hal böyle olunca da birinin siyah dediğine ötekinin beyaz demesi durumları yüzünden birbirni anlayamayan aileler meydana gelir. Olgunlaşan bireyler de aileleriye olan kötü ilişkilerinin ne kadar anlamsız olduğunun farkına varmaları, filmdeki karakterle kendilerini özleştirecek kişlerin sayısının fazla oluşu filme büyük bir ilgi uyandırır.  &lt;br /&gt;Sinema bizi hatırlamak istediklerimizle, hatırlamak istediğimiz gibi karşılaştırır. Deniz de babasıyla ancak sinema vasıtasıyla iletişim kurabildi, belki biraz hayal biraz gerçekti. Deniz ve daha bir çoğu hayallerini yaşatacak bir zaman makinesi bulmuştu artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad Çobanoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam Süleyman Çobanoğlu'na...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-397686621840794289?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/397686621840794289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/397686621840794289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/10/babam-oglum-ve-torunum.html' title='BABAM OĞLUM VE TORUNUM'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM5-boSunsI/AAAAAAAAAU8/LI9scQ4XnQs/s72-c/babam-ve-oglum.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-2090794018171026985</id><published>2010-10-31T12:59:00.011+02:00</published><updated>2011-11-27T16:25:40.147+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağan Irmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mustafa Hakkında Herşey Hakkında Her Şey'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mustafa Hakkında Herşey'/><title type='text'>"MUSTAFA HAKKINDA HERŞEY" HAKKINDA HER ŞEY</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Bazen Tanrılar’a bir kurban gerekir ki, onlar Tanrı olarak kalabilsinler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUSTAFA HAKKINDA HERŞEY&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mustafa Hakkında Herşey” Hakkında Her Şey;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak, &lt;br /&gt;Yapımcı: Abdullah Oğuz, &lt;br /&gt;Görüntü: Selahattin Sancaklı,&lt;br /&gt;Müzik: Mor ve Ötesi&lt;br /&gt;Oyuncular: Fikret Kuşkan (Mustafa), Nejat İşler (Fikret), Başak Köklükaya (Ceren) Şerif Sezer (Mustafa’nın Annesi) &lt;br /&gt;Yapım Yılı: 2003&lt;br /&gt;Süre: 115dk&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM1OXh4oUAI/AAAAAAAAAUk/kuBLci35538/s1600/4646257642_f0440b18bf_o.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 224px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM1OXh4oUAI/AAAAAAAAAUk/kuBLci35538/s320/4646257642_f0440b18bf_o.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534165683248058370" /&gt;&lt;/a&gt;Bu seride gerek dizi sektörüne getirdiği canlık ve sinema sektöründe yaptığı değişikliklerle yönetmen ve senarist Çağan Irmak filmleri konu alınacaktır. Sırasıyla, Mustafa Hakkında Herşey, Babam ve Oğlum, Ulak ve Issız Adam’ın sakladığı sırları dilimiz döndüğü kadar anlatmaya çalışacağız. &lt;br /&gt;Şöyle bir düşünürsek sinema içinde olduğu çağı yansıttığı kadar yönetmenin iç dünyasını da yansıtır. Her yönetmen kendisine evrensel bir konu seçer, Çağan Irmak'da da bu evrensel konu MASAL DÜNYASI’dır. Yönetmen adeta bizi masal dünyasıyla yeniden tanıştıran bir MASAL’cıdır… Mustafa Hakkında Herşey’de yönetmen bu ilk masalını anlatır. “Binbir Gece Masalları” başlar...&lt;br /&gt;Bazı filmler vardır, döne dolana, canınız sıkıldığında, moraliniz bozulduğunda, iyi bir şansa ihtiyacınız olduğunda; bilgisayarınıza, DVD’inize takar ve içinde olduğunuz kötü ortamdan kurtulursunuz. Mustafa Hakkında Herşey böyle bir film.&lt;br /&gt;Sizi ilk izlediğinizde “Luis Buñuel'in “Gündüz Güzeli (Belle de Jour) benzerinde bir hikaye çağrıştırsa da aslında konunun bu kadar kolay olmadığını film ilerledikçe gösterecektir. Mustafa, hayatta bir erkeğin sahip olabileceği her şeye sahiptir, Güzel bir eşi, ve belki de daha fazlası, yakışıklı, afacan, bilmiş bir oğlu, iyi bir kariyeri ve işi, etrafında “O” Tanrımışçasına dolanan bir yığın çalışanı, mükemmel bir evi velhasıl onun bu dünyada kendisinin Tanrı olduğunu düşünebileceği her şeyi vardır. Film, seyirciyi bir sıfır önden başlatarak, “Türkçe”de “her şey”in ayrı yazılması gerekirken birleşik yazarak, baştan bize bu filmde bir hata, cümlenin öznesi de Mustafa olduğundan “Mustafa”nın hayatında yolunda gitmeyen şeyler olduğunu düşündürür.&lt;br /&gt;Mustafa filmin açılışında, elinde iyi cins bir marka silahla ve silahla aynı özellikte bir cipin içinde “kendini imtihan” eder. Buradan, Mustafa’nın yaşamına ve düğününe “aktüel handcam” ile konuk oluruz. Mustafa’nın hayatındaki lüksler burada da karşımıza çıkar, düğünde bir önceki sahnede “radyo efekti olarak kullanılan”, “Mor ve Ötesi” hiç kimsenin farkında olmadığı bir dünyayı anlatmaktadır. Kamera tüm konuklarla sohbete başlar, kamera Mustafa’nın annesine çevrildiğinde, Mustafa’nın bir aslında gizlediği çok önemli sırlar olduğunu bize anlatmaya başlar. İki ailenin “Saadet” üzerine verdikleri cevaplar arasında kültürel de bir uçurum vardır. Mustafa mutlu ailesi ile birlikte “düğün görüntülerinden oluşturulan” görüntüleri izlerken, Ceren’in “telefonu çalar” ve modern ve medeni yaşam atmosferinde “Ceren” telefonla özel konuşur. Biz sadece “Hayır” ve “Tamam”a şahit oluruz. Zihnimizde bu kelimelerin boşluklarını doldurmaya çalıştığımız sırada, yatma vakti gelmiştir, çocuk ve kadın “kovaladıkça kaçan ateş böceğim misin”i söylerken, Mustafa, “annesinin karnından Bach” dinleyerek doğmuş insanlar gibi davranmaya devam eder, Ceren’de ilk kez “Mustafa ile aralarındaki kültürel farklılığı dillendirir. Bu “şık erkek”, yatak odasında da eşini aynı şıklıkla karşılar, dişlerini fırçalar, duş alır ve öyle sevişmeye başlar. Ceren ise bütün bunları içine sindirmiş ve gerçekten annesinin karnında Bach dinleyerek doğmuş birisidir.&lt;br /&gt;Toplantı sahnesi ise Mustafa’nın sadece kadınlar için değil, erkekler için de mükemmel bir partner olduğu düşüncesini hayata geçirir. Hakan Ka, Tanrıya yapılmayacak bir günah işlemiş ve onun “ÖZEL İSMİYLE” seslenmiştir. Tanrı onu, Kedisine fazlalık gelen ve onun parasını yediğini düşündüğü için hemen gözden çıkarır.  &lt;br /&gt;Ceren, iyi huylu bir eştir ve eşinin ona sürekli bahsettiği toplantısının nasıl geçtiğini merak ettiği için ya da kuşkulandırmak istemediği için, telefon eder. Biz sadece “sağ torpido gözü doğru bir bakış görürüz. Yönetmen “Mustafa’nın ve Ceren’in gözünden bir hadise anlatmamı özellikle seçmiştir. Telefon kapandığın andan itibaren on dakika sonra tekrar çalar, bu kez arayan polistir, Ceren bir kaza geçirmiştir. Kaza geçirmesine de sebep trafik kurallarına uymayan bir şoför sebep olmuştur. Tıpkı kendisinin “marketten dönerken” yaptığı gibi.&lt;br /&gt;Kısa süren bir telefon görüşmesiyle, polisin verdiği adrese gider, yıkılmış zengin bir adam ancak alay konusu olmalıdır, ancak böyle aralarındaki fiyat farkı ortadan kalkar, &lt;br /&gt;Mustafa, Ceren’in yanındaki bu adamı tanımamaktadır, fakat polis sanki ordaymışçasına “aşığı ve cüzdanından resmi” çıktığını söyler. Deliye dönen Mustafa, yerlerde sürünürken, genç adamın (Fikret) ailesi gelir, Mustafa’ya benzemeyen bu aile nerden çıkmıştır. Nerden girmişlerdir Mustafa’nın “mükemmel dünyasına”, Bu esnada, bir oyunculuk şenliği de yaşanır ve Fikret Kuşkan’ın “ağzından salyalar dökülerek” yaptığı konuşma bir oyunculuk şenliğidir.&lt;br /&gt;Eve geldiğinde, Ceren’in yakın arkadaşı ve kendi annesi içerde otururken, Mustafa; hiç beklenmedik bir şekilde, koşu bandında koşmaktadır, küçük çocuğun “annem öldü” demesiyle de “hem fizik olarak hem de ruhsal açıdan” yıkılır. Annesi ile baş başa kaldığında da “nefret ettiği feodal adetlere tutunmaya çalışır, ölü evine gelen yemeklerden bahseder, belki annesi Kardeşini ona hatırlatır diye ama annesi bunu yapmaz, bilmezden gelmeye devam eder.....&lt;br /&gt;Tanrılar her zaman kendilerine yer yüzündeki en zayıf insanları seçerler haberci olsunlar diye. Mustafa’da öyle yapar ve  bu “küçük” insanların dünyasını çözmek için, Hademe ile paraya dayalı bir antlaşma yapar. Lakin “bu küçük” insanlar yalan söylemeye meyillidir, annesinden bunu çok iyi öğrenmiştir.&lt;br /&gt;Mustafa, yine filmin başladığı ilk noktaya döner, elinde bir tabanca, ve bir cipte “kendini imtihan eder”, Taksici genç Fikret, işe çıktığı sırada, onu yakalar ve kaçırır. &lt;br /&gt;Karısının yanındaki o adam kimdi?(.)&lt;br /&gt;O anda ve o andan önce onla paylaşmadığı neler yaşamıştı?(.)&lt;br /&gt;O adamda kendinde olmayan ne görmüştü?(.)&lt;br /&gt;Kapalı soru işaretlerini çözmeye çalışır. Kapalı çünki aslında Mustafa her şeyi bildiği gibi bütün bu cevapları da biliyordu. ama olayın ayrıntılarını da merak ediyordur.&lt;br /&gt;Tüm iletişim cihazlarından kurtulur, Ceren yaşasaydı “boya yaptıracağı” eve gelir. İkiliyi “Ceren” karşılar, bu hayal, Fikret’e midir? Yoksa Mustafa’ya mı? Orası çok da açık değildir. Şurası kesindir ki, Fikret, evin banyosunu bilmektedir. Ama bir erkeğin bir banyonun yerini bilmesi aldatma da delil midir? Orası muammadır.&lt;br /&gt;Mustafa’nın Fikret’e karşı sürekli kendini gösterme takıntısı, ben iyi yemek yapıyorum, iyi giyiniyorum, iyi müzik dinliyorum iyi sevişiyorum tümceleri artık hat safhaya çıkar ki “cinsel organını çıkararak”, Fikret’in üzerine işer, bu erkeksi “yabani” bir dürtüdür, aslanlar, idrarlarıyla kendilerine bir saha çizerler, Mustafa’da bu “organ gösterme” ve bakma takıntısı olmuştur, feodal zihniyetlerde çok görülen “organ boyu merakıdır” bu. Fikret yıkanırken, normal bir erkek gibi yüzüne değil, onun cinsel organına bakar çünki. &lt;br /&gt;Binbir gece masalları yer yer Hansel ile Gratel’e döner, “cadı” Hansel’i iyice ve güzel yemeklerle besledikten sonra yiyecektir çünki. Fikret sonunda hikayesine başlar. Nerde tanıştıklarını, nasıl ilişkiye girdiklerini, en ince ayrıntıyla anlatır, lakin sevişme görüntüleri, tek taraflıdır, bir erkeğin bir kadından, bir hayat kadınından haz alması kadar sıradandır, adamın düş dünyası o kadar çünki, kimse bilmediği şeyleri hayal edemez. Fikret hikayesi bitince bilir ki yaşama umudu da bitecektir. Birkaç kere kaçmaya kalkar lakin beceremez. Artık tekrar “güçlü olan Mustafa’dır”… ancak Mustafa’nın da en az Fikret kadar sakladığı gizemleri vardır. Bu sırada biz de Mustafa’nın iç dünyasına başka bir yolculuk yaparız.  Kendisi bütün hayatını yeniden çizse de geçmişini silememiştir. Hilkat garibesi olan bir kardeşi vardır ve tam da Darvinizm’in tartışıldığı bu çağlarda Darvin ve Marx geleneklerine göre “güçlünün hayatta kalması” ilkesini benimseyen bir çocuktur. O herkes için en iyisini “ta çocukken” düşünmeye başlamıştır. Babaları onları, özürlü oğlu yüzünden terk ettiğinde, annesi sırf onu oyalamak için, babasından geliyormuşçasına mektuplar yazmış, lakin Mustafa bunu anlamış ve  bu durumu çözmenin en iyi yolu özürlü kardeşini ortadan kaldırmak olduğunu keşfetmişti. Belki de bunu “ölsün kurtulsun” feodal zihniyeti çerçevesinde gerçekleştirmiştir. İşte “ağabey” takıntısı da “feodal kültürden nefret etmesi değil” “ağabey”ini hatırlama isteğidir. Ağabeyinin öldüğünü de yine mahalleye kendi bildirir, her iki dünyada da bir tek ortak nokta vardır, o da ölünün arkasından yapılan dedikodular, Ceren’de de, Mustafa’nın ağabeylisinde de bu değişmez. Bu durumda “Fikret” onun ilk cinayeti olmayacaktı. Annesi ve kendisi, kendine ağır gelen bu sırla yıllarca yaşamıştı. Lakin feodalite iki durumda adeta hortlar biri insanın cinsel dürtülerine baş kaldıramadığında, biri de aç kaldığında; eğer insan cinsel bir açlığı söz konuysa “beraber olduğu tipin, entelektüel birikimi, görünüşü, dünyaya bakışı ve hatta cinsel tercihi” bile önemli olmaya bilir. İşte söz konusu bazı coğrafi bölgelerden gelmiş kendi örf ve adaplarına göre “aykırı olan” bazı kişilerle beraber olanları da böyle açıklarsınız. Konuya Freudyen bakışımızı teğet geçerek, bir kişi aç kaldığında da “ekmeği bölerek değil de, ısırarak yiyorsa” aynı cinsel dürtülerinde olduğu gibi kendisini ilkel insana teslim ediyor demektir. Çünki “her iki koldan AÇLIK” en temel dürtüdür…&lt;br /&gt;Mustafa “açtır”!&lt;br /&gt;Mustafa biten erzakı toparlamak adına kente iner ve alış veriş yapar, dönüşte tıpkı Ceren’in ölümüne sebep olan adam gibi, çok hızlı ve tehlikeli bir şekilde araba kullanır, onun için de; kadınların trafikte ne işi olabilir, onlar diğer kadınlar gibi, evde durmalı, çocuk büyütmeli, eşine akşam kendisini sunma görüşü bu durumda ağır basar.&lt;br /&gt;Mustafa işte bu ait olmadığı dünyada olmaya çalışmış ancak başaramamıştır. Ve her başarısız olan kişi gibi bazı obsesyonlar, takıntılar düzen hastalığı hayatında meydana gelen her olayı kontrol etme istedi hatta sekste bile korunma derdi, kapari ısrarı ile kendi gibi insanları ezme isteği, Mustafa’yı içinde olmak istediği dünyaya yaklaştıracağı yerde daha da uzaklaştırmıştır.&lt;br /&gt;Fikret’in anlattıklarında doğruluk payı olup olmadığı konusu ise bence bir muammadır. Çünki tek bir “sahne” yoktur ki, “Ceren” ile “Fikret” arasında bir ilişki gösterilsin. Seks sahneleri tamamen, Fikret gözünden anlatılan hadiselerdir. Genelde feodal dünyada yaşayan erkekler, bir kız kendisine selam verdiyse, onunla yatmak istiyordur ya da kendisi bir kıza selam verdiğinde onu uzaktan gören arkadaşlarına kızla arasında bir şeyler olduğu hissi yaratmaya kalkar, Fikret de onlardan faklı değildir, biz sadece “baştaki telefon görüşmesinden”, “polisin anlattığı cüzdandaki lakin yönetmenin özellikle göstermediği fotoğraf hadisesinden”, “Mustafa ile yaptığı son telefon kapandığında” Ceren’in baktığı yerden; hadiseyi kendi zihnimizde birleştirmeye çalışırız.  Son sahnede ise Fikret, Ceren’in Mustafa’nın en sevdiği parçayı söylediğini söylüyor. Mustafa o zamana kadar bir pislik gibi davrandığı ve hatta ilk sahnede küfür ettiği Fikret’e “Hangisiydi be Fikret, hiç mi hatırlamıyorsun”, diye nerdeyse çok yakın arkadaşıymış gibi davranır. Lakin, Fikret de artık bu işkenceden yeteri kadar sıkılmış olacak ki, müzik setine koyduğu son CD’de “bu ağabey” der. Çalan kızıl papaz olarak da bilinen Vivaldi'dir. Mustafa “Bach”ın “Erbarme dich”i değildir. Mustafa bu besteciyi hiç sevmez. Ve idare edildiğini anlar. Mustafa bir Tanrıysa hayat vermek de almak da onun hakkıdır. Kimse onu oyuna getiremez.&lt;br /&gt;Annesini cep telefonundan arar ve geleceğini söyler. Fikret için sayılı saatlerdir artık, ölüm vakti yaklaşmıştır. Mustafa kazdığı çukurun tam dibine hayatla, ölüm sınırında durur, her zamanki gibi bir sigara yakar, ilkinde “aldatılan koca olarak intikam” alır. Ve tetiği çeker, lakin bu hırsın öldürülmesidir. Aynı sahneyi tekrar. Görürüz ateş böceklerinden etkilendiği için Mustafa orayı terk eder, mutlu yuvasına geri döner, orası da pek mutlu değildir, geçmişle hesaplaşması gerekmektedir, ilki annesinin üstündeki “kırmızı renkli” kazaktır. Bu kazağı Fikret ona anlatmıştır daha önce çünki, “lakin adamın da dediği gibi” bin tane kazağı vardır, bakmak istemedikçe görmeyiz.&lt;br /&gt;İkinci hesaplaşma ise annesiyledir, ağabeyini öldürdüğünü itiraf ettiği sırada, kadının söylediği diyaloglar ise yani köylü bilgeler vardır, hiçbir entelektüel birikimi olmadığı düşünülen insanlar, öyle diyaloglardır, “aklımı kaçırmamak için, aklımı çıkardım attım”, “geçmiş sen nasıl hatırlamak istiyorsan öyledir”, işte tam bu bilge kadınlara göre sözcüklerdir. Bize feodalitenin de normal şartlar altında korkulası bir durum olmadığını anlatır.&lt;br /&gt;Son sahnede, Mustafa ziyaret etmezken, çünki ölü ziyaretleri de feodal adetlerdendir, Fikret, Ceren’in mezarını ziyaret ettiği izlenimini uyandırır. Biz Ceren yazısını hiç görmeyiz, mezar başka birinin de mezarı olabilir......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi izlenceler...&lt;br /&gt;Murad ÇOBANOĞLU&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-2090794018171026985?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2090794018171026985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/2090794018171026985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/10/mustafa-hakkinda-hersey.html' title='&quot;MUSTAFA HAKKINDA HERŞEY&quot; HAKKINDA HER ŞEY'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TM1OXh4oUAI/AAAAAAAAAUk/kuBLci35538/s72-c/4646257642_f0440b18bf_o.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-8799485040248739392</id><published>2010-10-30T12:59:00.014+03:00</published><updated>2011-11-27T15:58:56.548+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kadir Aydemir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Murad Çobanoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='80&apos;lerde Çocuk Olmak Kitabı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yitik Ülke Yayınları'/><title type='text'>80'LERİN TELEVİZYON ÇOCUKLARI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TMvt8L8HEjI/AAAAAAAAAT0/kIHxSs0nSyg/s1600/80ler+kucuk+kapak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 277px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TMvt8L8HEjI/AAAAAAAAAT0/kIHxSs0nSyg/s400/80ler+kucuk+kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533778185407631922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80'LERİN TELEVİZYON ÇOCUKLARI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      Tankların büyük şehirlerde özgürce dolaştığı yıllarda sekiz aylıktım. Belki o zaman dışarıda duyduğum sesler bilinç altıma işledi, bir onları hatırlar oldum bir de televizyon çocukluğumu. &lt;br /&gt;      Çocukken, tüm yaşıtlarım gibi, televizyona çok bağlıymışım, hani o bildik yek kanallı dönemlerde. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a href="http://www.pandora.com.tr/urun.aspx?id=216734"&gt;DEVAMI İÇİN SATIL AL::.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-8799485040248739392?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/8799485040248739392/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=8799485040248739392&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8799485040248739392'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/8799485040248739392'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/10/80lerin-televizyon-cocuklari.html' title='80&apos;LERİN TELEVİZYON ÇOCUKLARI'/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/TMvt8L8HEjI/AAAAAAAAAT0/kIHxSs0nSyg/s72-c/80ler+kucuk+kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7726901890837867799.post-5560780331824979204</id><published>2010-08-29T16:16:00.003+03:00</published><updated>2010-08-29T16:18:54.104+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://www.emeksinemasi.org/index.php/emek-sinemasi-tarihc"&gt;&lt;/big &gt;EMEK SİNEMASI&lt;/big &gt;&lt;/a&gt;NI YIKIYORLAR!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/THpd2uUz9uI/AAAAAAAAASU/IR5lWnT9dzs/s1600/emek-sinemasi-b5.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 191px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/THpd2uUz9uI/AAAAAAAAASU/IR5lWnT9dzs/s400/emek-sinemasi-b5.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5510820288770864866" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve MİM Yapı Mimarlık Limited Şirketi’nden projenin mimarı Fatih Kesgün, Emek Sineması’nı yıkmayacaklarını, sadece “taşıyacaklarını” söyleyerek kamuoyunu yanlış bilgilendiriyorlar. Projenin mimarı Fatih Kesgün, yapılacak proje ile ilgili bilgilendirme toplantısında dahi sözü dolandırmış, projenin kendisini kamuya açıklamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek Sinemasını Yıkıyorlar!Cercle D’Orient binasını bir alışveriş merkezine dönüştürme projesi kapsamında, Emek Sineması’nı alışveriş merkezinin en üst katına taşımak, yıkmaktan başka hiç bir anlama gelmemektedir. Sokakla ilişiği kesilmiş bir Emek Sineması artık Emek Sineması değildir. Bizler, kamu olarak bize ait olan bu sinemaya bu sokaktan yürüyerek girmek istiyoruz; yürüyen merdivenlerle, mağazaların arasından sekiz kat çıkarak değil.Bugün burada sadece Emek Sineması’na değil, yaşadığımız kente de sahip çıkıyoruz. Atatürk Kültür Merkezi’nden Tarlabaşı’na, Fener-Balat-Ayvansaray’dan Başıbüyük’e, daha bir çok yerde yürütülen kentsel dönüşüm uygulamaları, kenti kamunun değil sermayenin hizmetine sunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Emek değil, Beyoğlu bizim, İstanbul bizim! Kültürel mirası rant amacıyla har vurup harman savurmak; onun yerine yapay, hiçbir duygusu olmayan, kişilikten yoksun binalar dikmek, sonra da İstanbul bir kültür-sanat şehridir demek abesle iştigaldir.&lt;br /&gt;Bizler her zaman ortak kültürümüzün değerlerine ve geleceğimize sahip çıktık, çıkacağız! Emek Sineması’nın anılarla aşınmış taşlarında var olan, Yılmaz Güney, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Suna Pekuysal, Artun Yeres, Kemal Sunal, Ayhan Işık, Sadri Alışık, Hulusi Kentmen, Gazenfer Özcan, Adile Naşit, Erol Taş, Aliye Rona, Orhan Gürşinay, Belgin Doruk gibi adını sayamadığımız yüzlerce sanatçımızın ayak izlerinin silinmesine izin vermeyeceğiz.&lt;br /&gt;Kamuya, kamusal ve toplumsal tarihe ait olana, kamu kuruluşları tarafından bile olsa herhangi bir şirketle ilişki içerisinde bizlerin onayı olmadan yapılan bu müdahale, işgal, ihanet ve dolandırıcılıktır. Sürecin bütün detaylarının bilgisine tüm kamu olarak hâkim olmalıyız. Bu binaların, Emek Sineması’nın, İnci Pastanesi’nin günlük hayat manzaralarımızdan çıkartılmasına karşıyız. Böyle bir şeye izin vermiyoruz. İstanbul da, Beyoğlu da, Emek sineması da bizimdir; iznimiz olmadan bu alanlara dokunamazsınız!&lt;br /&gt;Hangi bilimsel kurullar ve sanatçılar tarafından onaylandığı bilinmeyen bu iğreti ve gerçekdışı projeye tüm gücümüzle karşı çıkıyoruz! Bu inşaatın ruhsatının verilmesine karşı çıkıyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek Sineması’nı YIKTIRMAYACAĞIZ diyoruz. Ahmet Misbah Demircan’a BU YIKIMIN RUHSATINI VERME! diyoruz.EMEK BİZİM. İSTANBUL BİZİM. YIKTIRMIYORUZ!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek Sineması’nı Yıktırmayalım Platformu&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.emeksinemasi.org/index.php/imza-kampanyasi"&gt;&lt;/big &gt;"İMZA KAMPANYASINA KATILMAK İÇİN"&lt;/big &gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7726901890837867799-5560780331824979204?l=ucnoktaustuste.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/feeds/5560780331824979204/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7726901890837867799&amp;postID=5560780331824979204&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5560780331824979204'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7726901890837867799/posts/default/5560780331824979204'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ucnoktaustuste.blogspot.com/2010/08/emek-sinemasi-ni-yikiyorlar-sayn.html' title=''/><author><name>MURAD ÇOBANOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01708559536418299037</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/SvGm8xKGtsI/AAAAAAAAAFU/dwX1-A8hG-8/S220/IMG_1178.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_297h3dphO9E/THpd2uUz9uI/AAAAAAAAASU/IR5lWnT9dzs/s72-c/emek-sinemasi-b5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
